18 Nisan 2015 Cumartesi

Aynı Yoldaydık, Ayrı Daldaydık

'Down by Law'a selam çakalım
Uzunca bir düşnünce sürecinin sonunda koyulduğum yolda geri dönüşün olmadığını biliyordum. Kontağı çalıştıracaktım ve her şey yeniden başlayacaktı. Epeydir bu zamanı bekliyordum. Dikiz aynasına baktığımda gördüklerimi bir daha asla göremeyecektim. Bu durum beni korkutmuyordu. Beni daha çok düşündüren şey 100 kilometre sonra ikiye ayrılan yoldu. Birini seçmem gerekecekti. Ne yapacağıma dair en ufak bir fikrim yoktu. Sağa gidersem bir daha hiç duyamayacaktım. Sola gidersem bir daha asla konuşamayacaktım. Verilmesi gereken zor bir karardı. Kalbimin sesini dinlemeliyim diye düşündüm. Sonra vazgeçtim. Karar vermek için aklın kullanılması gerekir dedim kendi kendime. Sonra yine vazgeçtim. Amaçlar ve araçlar birbirine karışmıştı. Hayatımın her anında böyleydim. Hiçbir şeyi işlevselliği ile kullanamıyordum. Yeni aldığım kitaplardan sehpa yapardım. En sevdiğim kalemle musluk gideri açtım genelde. Elime geçen ve daha sonrasında kaybolan çakmaklarımla kişilerin kafasını yardım. Cebimden ayırmadığım çakımla bira kapağı kaldırırdım arada. Yastık her zaman bacak aramdaydı benim. Terlikleri sadece sivrisinek öldürmek için kullandım. Favori sandalyem en ideal kirli sepetimdi. Tişörtümle yerleri sildim ne zaman pislense. Birkaç yıl önce zorda kalırsam kafama sıkarım diye tüfek aldım, fakat salonumun duvarına daha çok yakışmıştı doğrusu. Arabamı çoğunlukla bir garsoniyer olarak görüyordum. Rastladığım güzel kızlara hep gözlerimle konuştum, çünkü dilim sadece alışkın olduğu tatlar için uykusundan kalktı ağzımda. Söylenenleri götümle anlamak gibi bir huyum vardı. Ellerimi dokunmak, hissetmek için değil, kırıp dökmek için kullanmayı tercih ederdim. Ayaklarım gol atmaktan başka hiçbir işe yaramadılar. Uzun kollarım vardı ama hiç sarılmayı denemedim, sırtımın kaşınan yerleri için daha uygunlardı sanki.

Merdivenlerden aşağı indim ve arabaya atladım. Günler öncesinden yolculuk için uygun bir şarkı listesi yapmıştım. Çok geçmeden teybi çalıştırdım. Camı, sigaramın külünü dökebileceğim şekilde aralandırdım. Hazırdım. Son kez etrafıma baktım. Ardından tereddütsüz bir şekilde gaza bastım. Bu refleksim, beynim tarafımdan kararlı olduğumun vücuduma bir gönderimiydi. İlk 50 kilometre ne olduğunu pek anlamadan geçti. Fakat ilerliyordum. İlerledikçe seçim yapmam gereken sapağa yaklaşıyordum. Hala daha net bir karar vermiş değildim. Çorak bir arazide ortalama bir hızla seyrediyordum. Az ötede sırt çantalı bir çocuk gördüm. Elini yukarı kaldırmış, otostop çeker bir vaziyette yol kenarında dikiliyordu. Almam gerekir mi diye düşündüm. Ter içinde olduğunu görünce yanaşıp, nereye gideceğini sordum. Siz nereye gideceksiniz bayım dedi. Henüz bilmediğimi, fakat 40 kilometre sonra ayrılan yolda ya sağa, ya da sola sapacağımı söyledim. 40 kilometre ilerlemek benim için yeter de artar bile deyip arabaya bindi. Sessizliğimi hiç bozmadı. Soluklanıp, çalan müziğe kendini verdi. Bir süre sonra çocuğun arabadaki varlığını unutup kendi kendime konuşmaya başlamıştım. Onunla konuştuğumu farz etmiş olmalı ki, bir iki kez karşılık verdi. Çocuğun sesini duyunca bir anda şimdiki zamana geri döndüm. "Siyasetten ne kadar da nefret etmişsiniz böyle, bayım" dedi.

"Bana bayım demene gerek yok, ben senin şu an için yol arkadaşınım."
"Öyle tabii. Siyaset diyordum, sizi epey bir germiş olmalı. İki saattir birçok kişiye saydırdınız."
"Hiç farkında değildim, kusura bakma. Bir an kendimden geçmiş olmalıyım."
"Hiç sorun değil bayım. Pardon, yol arkadaşım."

Kısa süreli konuşma bana iyi gelmişti. Tek başıma konuşmaktansa, yanımda arada tepki veren biri belki de sadece tesadüften ibaret değildi. Seçmem gereken yol için, sesli düşünmeye ihtiyacım vardı belki de. Tüm bunları kafamdan geçirdiğim sırada, bir kez daha konuşmak için çabada bulundu.

"Tam olarak nereye gidiyorsunuz?" dedi.
"Tam olarak bilmiyorum."
"Nasıl yani, nereye gittiğinizi bilmiyor musunuz, yoksa nereye gideceğinize henüz karar vermediniz mi?"
"Bilmiyorum. Karar da vermedim. Fakat bir taraf benim bir daha hiç duymamak, bir tarafsa bir daha hiç konuşmamak anlamına geliyor. Sen olsa hangisini seçerdin?"
"Anlamadım."

En iyi konuşmalarımı genelde en sevdiğim şarkılar çalarken yapardım. Arkama iyice yaslandım. Güneş, gözlerimi almaya başlamıştı. Gözlüğümü taktım. Bir sigara yakıp sol elime sıkıştırdım. Teybe uzanıp Dire Straits'ten Telegraph Road'u açtım. Çocuğa uzun bir cevap vermeye hazırlanıyordum. Beni anlayacağından emin değildim. Derdim de bu değildi. Konuşurken bir çözüm bulabileceğimi umuyordum. İçimi boşaltıp, kendime karşı dürüst olabilirdim bu şekilde. Kafamı az sağa çevirip, "Solculardan hep nefret ettim." dedim.

"Okuduğu kitaplara, yaşamlarına, yaptıklarına hak ettiğinden fazla değer biçtikleri için onları sevemedim. Çünkü onlar, yaptıkları her şeyi kutsallaştırırlar. Seni, izlediği bir filmi kaçırmakla, dinlediği bir konsere gitmemekle eleştirirler. Seni sığ olmakla suçlayıp zor duruma sokmak için fırsat ararlar. Dikkat et, bu solcular her ortamda az para ödemek isterler. Paraları azdır, paylaşımı savunurlar, ama tam tersini yaparlar. Hesap gelince çişe giderler. O bizim yoldaşımız, bizden de bu kadar almaz derler. Yine de, o sıra çişe giderler. Güzel bir kız görünce, bu hayata daha hakim olduklarını, kendilerinin hakkı olduğunu düşünürler. Hep bir ispat çabası içindedirler. Sorgularlar, bir çözüm ararlar, insanlığın kurtuluşunu hesaplarlar ama, hep kendi yararlarına olanı yaparlar. Ağızlarının çok laf yaptığını sanırlar, bu sayede ortamdan sıkılınca uzarlar. Kendilerini hep haklı görürler. En önemli özellikleri ise asla dinlemezler. Karşıdakini hemen kalıba sokarlar. Ne söylersen söyle, boşadır. Onların yaptığı çıkarım, onların hayat görüşü, felsefeleri hep en doğrudur. Değişimden korkarlar. Hapsoldukları kalede güvende hissederler. Konuşturmazlar. Hiçbir zaman konuşturmazlar. Hep ben konuşayım isterler."

"Peki ya sağcılar?"dedi çocuk.

"Hayatım boyunca sağcılardan da hep nefret ettim. Gördüğüm en cahil, en kapalı, en köktenci, en muhafazakar insanlar onlar. Bir kez bile kontrol edemediğimiz ülkeyi, bayrağı, dili, dini, geçmişi savunurlar. Aksini söyleyeni, gözünü kırpmadan vururlar. Vicdansızlardır. Çok düşünmezler, çünkü bu daha önce yapmaya alışık oldukları bir eylem değildir. Düşünenden korkarlar. Hayatları boyunca hep kolayı elde ettiklerinden uğraşımı ve emeği hiçe sayarlar. Kendilerinin yerine en yakınları gelsin isterler. Dünyanın en büyük yanlışı, onlardan biri yaptığından dünyanın en büyük doğrusu olur çoğu zaman. Kalabalıktan güç alırlar. Silah taşırlar. Sembollerini ezdirmezler. Darbecidirler. Kontrol manyağıdırlar. Saçma sapan argümanlara sahiptirler. İstedikleri olsun isterler. Geçinilmesi zor tiplerdir. Seni yıldırırlar. Onlara katlanabilmek için seni, kulaklarını tıkamaya iterler. Bağırarak haklı olacaklarını sanırlar. Sağır edene kadar bağırırlar."

Sözlerim bittiğinde nefes nefese kalmış bir şekilde sadece yola bakıyordum. Yanımdaki çocuk ise gözlerini bana dikmişti. Bir dal sigara istedi. Çalan şarkıyı başa aldı. Rahatlamış gözüküyordu. Kendi arabasındaymış gibi davranmaya başlamıştı. Söylediklerimden yola çıkarak benle bir kader birliği yapmış olabilirdi. Söylediklerimden yola çıkarak bu adam sigarasız çekilmez demiş de olabilirdi. Derin bir fırt çekti. Ellerini arabanın ön konsoluna doğru koydu. "Siyaset..." dedi.

"Bu ülkede siyaset bir insanın elleri gibidir. Ya sağdır, ya da sol. Ortası yoktur. Bazen alternatif dersin, bazen başka bir yol, ama kabul etmezler. Solcu değilsen sağcısındır, sağcı değilsen solcu. Tarafsındır, ya da bertaraf. Seçeneğiniz yok gibi duruyor. Buna rağmen, yine de bir yönü seçecek durumunda olmanız büyük ironi gerçekten de, bayım."

Bana üstüne basa basa bayım demesine takılmıştım doğrusu. Ama söyledikleri, yıllardır düşünüyor olmama rağmen ilk defa duyuyormuşçasına mantıklı gelmişti. Konuşmamızın ardından uzun bir sessizlik oldu arabada. Yol olmaya devam ediyordum ve nereye sapacağım umurumda değildi artık. Çünkü ben ne kulağımla duyuyordum, ne de ağzımla konuşuyordum. O an fark ettim ki, üzerinde ilerlediğim yolu da bir yere varmak için değil, kaçmak için kullanıyordum. İşlevsellikleri, araçları, amaçları birbirine katmakta üstüme yoktu. Ben, nereye saparsam sapayım yine aynı bendim. 

2 Nisan 2015 Perşembe

Korkuyu Paketlere Sığdırdım

Daha önce hiç sigara içmediğim için, o günü unutamıyorum. Dedemin paketinden bir dal alıp, ateşe vermiştim ucunu. İnsan ilkleri kolay kolay çıkaramıyor aklından. İlk öpücük, ilk gol, ilk arkadaş, ilk sevgili, ilk kitap, ilk film, ilk bisiklet, ilk kazık, ilk yumruk, ilk dayak... Hepsi iz bırakıyor ne kadar zaman geçse de, ne kadar unutmak istesek de. Kuzenim yanıma gelip söndür şu sigarayı, dedem görürse çok kötü olur demişti. Ne var bu kadar korkacak ya dedim. Kuzenim dedemden çok korkardı. Dedem babasından, babası karısından, karısı köpekten, köpek insandan, insan Allah'tan korkardı. Dedemin de iki gözü vardı, benim de. Dedem de iki kol, iki bacak sahibiydi, ben de. Neden bu kadar korkacaktım ki ondan, herkes birinden veya bir şeylerden korkuyor icabında diye düşünüyordum. Kötü bir şey yapıyor olabilirdim ama bunu yapmadan nasıl anlayabilirdim ki? Kuzeni bilerek yanımda tutuyordum. Zorla. Bir suç işliyorsam ve bunun cezasını çekeceksem, hiç olmazsa iki insan arasında paylaştırılıp, bana düşen yük azalır hesabındaydım. Herkes bir suç ortağı arardı hayatta. Elime güzel bir gofret geçtiğinde asla ona gel beraber yiyelim demezdim ama. Kötülük paylaşılırdı, güzellikse asla. Doğamız buydu, karşı gelmek anlamsızdı. İyi olmak için uğraşmazdım, çünkü iyi insan görmemiştim. Dedemden hiç korkmuyordum. Bana vurmaya kalkışırsa ben de ona vururdum. Çok geçmeden kapı açıldı ve dedem geldi. Elimdeki sigarayla gördü beni. Gelip bir tokat attı. İlk kez birinden tokat yiyordum. Neye uğradığımı şaşırdım. Bir tekmeyle karşılık vermek istedim ama bir tokat daha yedim. Ne kadar vurmak istersem aynı şiddette karşılık görüyordum. Kavganın cesaret işi olduğunu söyleyenler fena yanılıyordu. Birisi senden fiziken gözle görülür şekilde üstünse onu dövemezdin. Kural buydu. Dedemden fena dayak yemiştim. Ama bu sayede bir daha mahallede bir kez olsun dayak yemedim. Benden büyük kimseye artistlik yapmadım bir daha. Onları dövebileceğimi zannetmedim. Benden küçük olanları haşat ediyordum sadece. Kafalarına vurup bilyelerini alıyordum. Yine de dedem çok ayıp etmişti bana. Kuzenimi pas geçip sadece bana vurduğu yetiyormuş gibi, bir de kuzenimin yanında vurarak küçük düşürmüştü beni. Dedem, bu dayaktan sonra kendisinden korkacağımı sanıyordu, ama korkmadım. Sigaradan daha çok korkuyordum. Çünkü babam da sigara içerken yakaladığın da dövdü, abim de sigara içerken yakaladığında dövdü. Sigara, benim için dayak yemek demekti. Fakat büyüyecektim ben de, o zaman dedeme iki laf edecektim. Senden korkmuyorum moruk diyecektim, hiçbir zaman da korkmadım.

Epey bir dayak yediğimden olsa gerek eskisi gibi zinelik peşinde koşmuyor, kavga etmiyor, ders çalışıyor, kimsenin bilyesini çalmıyor ve söz dinliyordum. Kafama vurula vurula bir şeyler rayına girmişti sanki içeride. Olgunlaşmıştım. Kitaplar okuyordum, hikayeler yazıyordum. Özel okula gidiyordum ama ödediğimiz paranın hakkını veriyordum. Öğretmenleri sorumlarımla terletiyordum. Derslerimle uçuyordum. Parmakla gösterilen öğrenci olmuştum. Veli toplantılarında hep benim ismim konuşuluyordu. Tüm herkes çocuğunun benimle arkadaşlık etmesini istiyordu. Zenginlerin en büyük yanılgılarından biri de buydu. Akıllı insanlarla beraber olunca akıllı olacaklarını zannederlerdi. Çocuklarını bu doğrultuda yetiştirirlerdi. Yok arkadaşlarını çalışkanlar arasından seç, yok piyano çalan arkadaşa yapış, yok kötü yola düşenden uzak dur, yok aklını çelmelerine izin verme... Aklı ve zekayı bulaşıcı sanıyorlardı. Zaten para denilen bu meret, hep yanlış insanların elinde olmuştu tarih boyunca. Bir gün okuldan döndüm ve politikacı olacağım baba dedim, devrim yapacağım, değiştireceğim bu düzeni. Ergen aklı işte, kendine fazla inanıyorsun, fazla güveniyorsun. Devrimmiş, düzenmiş, bir şeyleri değiştirmekmiş. Bugüne kadar gördüğüm tek değişim, sermayenin el değişiminden başka bir şey değildi. Gümbür gümbür gelen ekonomik kriz nihayetinde gerçekleşmişti ve bu durum daha ben orta okuldayken babamın iflasına sebep oldu. İşler öyle kötü değildi ilk başta. İnşaat sektörü her zaman belirli oranda para kazandırıyordu insana. Fakat babam, ticareti az bilen, iyi niyetli olarak sonra alırım diye düşündüğü hiçbir parayı alamadı ve borçlarını ödeyemedi. İlk dükkan gitti. Sonra araba, sonra ev, sonra okulum. Hepsi bir bir gitti elimizden. Bir kitaplarım vardı, bir de zamanında birazını üttüğüm, birazını gasp ettiğim bilyelerim. 48 yaşındaki babam, çareyi babasında aradı. Dedem çiftçiydi. Tutumlu adamdı. Hayattaki tek lüksü sigaraydı. Tütünü resmen yerdi. Parasını sürekli olarak biriktirir, ihtiyacı olan çocuklarına eşit ölçüde paylaştırırdı. Hakkaniyetli adamdı. Babam gibi ticaretle uğraşan hala ve amcalarım da kepenk indirmişti krizle beraber. Neredeyse tüm aile aç sefildi. Kuzenlerin pek umrunda değildi ama benim çok canım yanıyordu. Okulu, okumayı, sıramı, sınıfımı çok seviyordum. Çok alışmıştım her şeye. Ama tüm bu romantizm boşunaydı. Devlet okuluna kaydım çoktan tamamlanmıştı. Dedemle babam telefonla konuşuyordu bir gün. Paralel telefondan ahizeyi kaldırıp çaktırmadan dinledim onları. Orhan, bu çocuk okuyacak, ne yapıp edip bu çocuğu okutacağız demişti. İlk kez dedeme kanım ısınmıştı doğrusu. Beni çok sevdiğinden mi, derslerimin diğer sığır kuzenlerime göre çok  çok daha iyi olduğundan mı, yoksa küçükken attığı tokatların pişmanlığından mı bilmiyorum ama, dedem benim okumama kafayı takmıştı. Çok geçmeden Fransa'ya işçi alımı sırasında gideceğini duyurdu bizim hisli moruk. Eldeki avuçtaki, tüm sülaleye yetmiyordu. Daha çok kazanmak gerekti ve ailenin en büyüğü olarak elini taşını altına sokmak istemişti. Dedemin Fransa'da kazandığı paranın, Türkiye kurunda korkunç bir karşılığı vardı. Üç ayda bir babamı aradığında ver oğlanı da sesini duyayım derdi. Tüm ilişkimiz bundan ibaretti. O da, ben de katı adamlardık. Sevgisini belli eden tiplerden değildim. Bu konuda ona çekmiştim. Severdim söylemezdim, aşık olurdum sarılmazdım, delirirdim öpmezdim, kıskanırdım ama susardım. Lisedeki son senemdi ve hukuk okumak için delicesine çaba gösteriyordum. Politikacı olacaktım çünkü ve politikacılar iyi hukukçulardan çıkardı. Dünya yine fazlasıyla yanılıyordu. Hukukçuların politikadan anladığı yoktu. Siyasetin dahileri iktisatçılardı. Fakat iktisatçılar siyasete atılmayacak kadar akıllı adamlardı. ÖSS'den çok yüksek bir puan almıştım. Ankara Hukuk için yollar açıktı. Tercihlere kısa bir süre kala babam beni karşısına çekip birer kadeh rakı koydu. İçki, ciddi bir konunun habercisiydi. Biliyorum, bugüne kadar hiç bahsetmedim sana ama, eğer sen de istersen seni hukukun kalbine, Fransa'ya göndereceğim dedi. Zamanında Cadillac'tan inip traktöre binen bir ailenin bireyleri olarak fazla hayalci bir teklifti bu. Son 10 senede babamda para emaresi görmüş değildim. Sadece, yetecek kadar kazanıyordu. Tüm ekonomik çıkmaza rağmen, benim dedemin yanında ne işim var ya baba, bırak bu işleri diye karşılık verdim. Fakat peder bey ciddiydi. Önüme dokümanları koydu. Banka cüzdanındaki meblağı gösterdi. Okulların kataloglarını açıp, karıştırdı ve beni bir hafta içerisinde ikna etti. Dedemin varlığı beni ürkütüyordu ama o çekincem de karşılıksız kaldı. Bizim moruk emekli olmuştu ve ben gitmeden bir ay kadar önce Türkiye'ye kesin dönüş yaptı. Bizim sülale, neredeyse oyuncu değişikliği hakkını kullanıyordu. Fransa'da en az bir Türkoğlu yer almalıydı sanki.

Geçen 1,5 sene boyunca bir kez bile Türkiye'ye gitmemiştim. Yol parası fazla pahalıydı ve ben artık eskisi kadar aileci değildim. Bir kez evden ayrılınca alışıyordu insan yalnızlığa. Özgürlük, bağımlılık yapan tehlike bir duyguydu. İyi-kötü devam ediyordu hayat. Okulda sıkıntı yoktu. Benim gibi okumaya gelen Türk bir kız arkadaşım vardı. Türkiye'ye gelip pizza sipariş eden turistler gibiydik. Kebap yemekten korkuyorduk. Alışkanlıklarımızın esiriydik. Bildiğimiz tatlara yöneliyorduk. Birbirimize çok benziyorduk. Yığınla yabancının arasında bir şekilde bildiğimize, birbirimize meyletmiştik. Vaktimi, dengemi ayarlamam konusunda beni düzene sokuyordu. Zamanında, periyodik olarak üç ayda bir babam aracığıyla hatırımı soran dedem, bu kez 4 ayda bir kendi arar olmuştu. Aradan altı ay daha geçmişti ve artık memleket hasreti çekiyordum. Yaz tatilini tümüyle ailemle geçirecektim. İlk uçakla Türkiye'nin yolunu tuttum. Benim gelişim şerefine tüm sülale toplanmıştı.Yenildi, içildi, gavaraya vuruldu. O an, dünyanın en büyük birleştiricisi gibi hissediyordum kendimi. Akşamın sonuna doğru gideyim, sessiz sakin odanın birinde bir bira içeyim istedim. Tam kapıyı açacaktım ki, içeriden babamla dedemin hararetli konuşmalarına tanık oldum. Varlığımdan habersizlerdi. Para konusunda tartışıyorlardı. Bir süre sonra mevzu benim okuluma geldi. Kulağımı kapıya iyice yapıştırmıştım. Ödeyeceğin hepi topu iki senesi daha kaldı baba, bir bilse senin onun için şu yaptıklarını, fedakarlığını, sana öyle bir minnet eder ki, dedi babam dedeme. Beynimden vurulmuşa dönmüştüm. Meğer dedem, Fransa'da okumam için herkesten gizli saklı bir para biriktirmişti. Durumu bildiğimi bir kez olsun hissettirmedim kimseye. Ama ağır gelmişti işittiklerim. Saatlerce, günlerce, aylarca muhasebesini yaptım kafamda. Babamın benden konuyu saklamasına kızdım. Dedemin benim için yaptıklarına şaşırdım. Uzun bir süre Türkiye'ye gelmeyeceğim diye karar aldım.

Hayatıma her zamanki gibi devam ediyordum. Fazlaca içki içtiğim bir gün kız arkadaşıma dedemi anlattım. Beni zamanında çok dövdüğünü ama kazandığının büyük bir kısmını benim eğitimim için herkesten saklı olarak kullandığını anlattım. Anlatırken, dedeme karşı beslediklerimin değiştiğini ve yumuşadığını hissettim. Ona karşı ilk kez sevgiye, merhamete yakın bir şeyler duyuyordum. Para konusunu bildiğimi çaktırmadığım gibi, ona olan hissiyatlarımı da telefon konuşmalarımızda hiç belli etmedim. Sınavlar, konferanslar, makaleler derken dönemin sonuna gelmiştik ve ben küçük bir Kuzey Avrupa turu planlıyordum. Tüm hazırlıkları yapmış, ertesi gün kalkacak tren için biletimi ayırmıştım. Evdeki son günümde biramı içerek vakit öldürürken telefonum çaldı. Babam, biraz da acıklı bir ses tonuyla 1-2 gün içerisinde Türkiye'ye gelip gelemeyeceğimi sordu. Çıkacağım turu, uçak biletlerinin pahalılığını ve istediğinin çok erken bir tarih olduğunu anlattım. Deden oğlum dedi, deden, yoğun bakımda... Peki, en yakın uçuş ne zamansa geleceğim deyip uzatmadan kapattım. Bir trene binmeyi umarken, kendimi uçakta bulmuştum. Kafamı uçağın penceresine dayamış , ölmesin len, en azından ben onu görmeden ölmesin diye iç geçiriyordum. Deep Purple'dan When a Blind Man Cries dinliyordum. Orospu çocuğu Ian Gillian çok iyi söylüyordu. Gözyaşlarıma engel olamadım. Yıllardır hissettiklerime, düşündüklerime, söyleyemediklerime kızıyordum. Nötr olduğum bir adama karşı son iki senede planlamadığım bir şekilde sevgi beslemeye başlamıştım. En azından bir özrü, bir teşekkürü hak ediyordu.

Vardığım gibi hastaneye gittim. Çok geçti. Bana iki laf etme şansı bırakmamıştı. Konuşabilecek duruma geldikten sonra, bir anda ne oldu baba, benim bilmediğim nesi vardı ki diye sordum. Biz sana söylemedik evladım, deden akciğer kanseriydi, içtiği zıkkımı da bırakmadığı için de son bir senede çok ilerledi hastalık dedi. Bana bu zamana kadar neyi söylemişlerdi ki? Onların kafalarındaki projeleri hayata geçiren bir aktördüm ben yalnızca. Hayat benim hayatımdı ama karaları ben alamıyordum. Dedemin hareketsiz bedeninin yanına gitmek için görevliden izin istedim. İlk tokadından bu yana aradan 13 sene geçmişti. Dedemin bana vuracak canı yoktu. Benim dedeme vuracak hıncım yoktu. Büyümüştüm. Senden korkmuyorum moruk dedim ona, hiçbir zaman da korkmadım. Fakat, sigaradan hala çok korkuyordum.