31 Mart 2010 Çarşamba

Yakışmadı Zaytung


Son günlerin en çok ziyaret edilen sitelerinde biri "Zaytung". Olayları ti'ye alarak yüzümüzde küçük bir tebessüm bırakmıyor da değiller hani. Ama son olarak Alman ampute milli takımı hakkında yazdıklarını tastiklememiz söz konusu bile olamaz. Sakatlıktan dert yanan ampute takımı derken güldürmek bir yana, içinde bulunduğumuz toplumun engellilere nasıl yaklaştığını bir kere daha gözler önüne sererek acı gerçeği gösterdi. İnsaların gereksiz, düşüncesiz, iki yüzlü hal ve hareketleriyle dalga geçerek eleştiren site aynı hataya kendisi düştü. Bu yüzdendir ki hala paralimpik oyunlarda söz sahibi değiliz. O insanları toplumda kabul etmek yerine, garip bakışlarımızla dışlıyoruz. Dahası onların üzerinden espri yapmaya çalışıyoruz. Gösterdiğimiz ve sergilediğimiz çirkin davranışlardan ötürü onları saklanmaya itiyoruz. Oysa yapmamız gereken aynı bizler gibi olduklarını hissettirmek olmalı. Terör yüzünden, hastalık yüzünden sakat kalan ya da doğuştan engelli olan insanların hayata daha sıkı bağlanmaları için motive olmalarında spor'un görevini algılamalıyız. Milleti güldürcem diyip, onların üstünden pirim yapıp, aslında bizden bir farkları olmayan insanları korkutmak pek yakışmamış sözün kısası. Paralimpik olimpiyatlarda başarı kazansalar övünmesini biliriz ama. Başarı sadece masa önünde de kazanılmaz ayrıca. Oyunlarda alınacak madalyalar o kimselerin umrunda bile değil aslında, onların için en büyük ödül toplum tarafından sahip çıkılmak. Bu sefer olmamış "zaytung"..

27 Mart 2010 Cumartesi

Cantona'dan İnciler


Uzun zamandır bu denli güzel bir röportaj okumamıştım. Tıpkı uzun zamandır bu kadar sorgulayan ve düşünen bir futbolcu görmediğim gibi. Futbola ve hayata dair düşünceleri eşsiz. Dergiyi alamayan insanlar için bir amme hizmeti yapmak istedim, daha doğrusu Cantona'nın sahip olduğu insan profilini anlatmak istedim. Bir+bir dergisinden bazı satır başları yazmak yeterli olacaktır sanırım...

- Hayatımız çoçuklara "hayır" demekle geçiyor. Eskiden mutluluk bu denli pazarlanan bir şey değildi, satın alabileceğiniz 50 bin oyuncuk yoktu. Bugünse sürekli tüketime zorlanıyorsunuz...

-Tabii ki kulüpte öğretilenler gerekli, ama arkaşlarınızla sokakta oynamak da en az o kadar önemli. Piyano öğrenmek gibi. Sporu, topla ilişkinizi kendiniz keşfetmeniz çok önemli. Bugün artık sokakta top oynayan çoçuklara hiç rastlamıyoruz...

-Sarkozy taraftarın dernek kurmalarını yasaklayan bir yasa önermişti. Bu tamamen totaliter zihniyetin bir ürünü. Niye bir azınlık yüzünden insanların tuttuklarını başkarıyla beraber paylaşma hakkı elinden alınsın? iki yüzlü politikacılar yüzünden siyaset yapmak yasaklansın mı yani? Ayrıca iki yüzlü siyasetçilerin oranı stada kavga etmeye giden taraftarlardan çok daha yüksek...

-İngiltere'de spora duyulan saygı daha farklı. Fransa'da durum tam tersi. Birkaç istisna dışında Fransız elitleri sporu, özellikle futbolu hor görüyor. Futbolcunun kendine has bir zekası vardır, futbol strateji oyunudur. Tıpkı stanç gibi..

-Şair Julien Blaine'e göre olimpiyatlar, futbol ve benzeri organizasyonlar insanları uyutmaya yarıyor, halbuki şiir bizi uyanmaya arzulamaya, düşünmeye ve hayal gücümüzü genişletmeye yetiyor diyor. Böyle şeyler söyleyenler futbolun ne olduğunu kavrayamamış insanlar. İlle de klasik edebiyat, bağımsız sinema, resim , opera mı sevmek lazım? Yoksa cahil ve aptalsın. Futbol top peşinde koşmakmış, ne kadar sık duyuyoruz bu safsataları..

- En çok ilgimi çeken konulardan biri delilik. Normallikle delilik arasındaki sınır nerede? Bu sınırı kim çiziyor? Deli olduğunu söyleyen bir sürü insan bana normal gözüküyor..

-Hayatım paranın etrafında dönmüyor. En büyük zevkim mağazaların dolaşıp önüme çıkan her şeyi satın almak değil. On yıllık bir arabam var. Para asgari rahatlık ve azami özgürlük sahibi olmak için gerekli. Beni mutlu eden şey para değil, para kazanma derdine düşmeden yapabildiğim işler..

Daha fazlası dergide mevcut. İnsana okurken çok büyük keyif veren bir sürü şey daha var. Tıpkı bir filazof edasında cevaplar vermiş sorulara bu yüce sahşiyet. Futbolu ve futbolcuyu sevmek için bir neden aslında Cantona. Keşke her futbolcu Cantonanın ucundan, yakınından geçebilse. Dergide derlemeyi yapan Alican Tayla'nın da eline sağlık...Çok büyüksün Cantona

23 Mart 2010 Salı

Yeni Başlangıçlara


Her bitişin sonunda temiz başlangıçlar arıyoruz. Keşkelerle dolu içimizin verdiği umut duyugusuyla, kötü biten olayların arkasından, hiçbir şeyi değiştirmeden, hokkabazlık numaraları ile güzel şeylerin başlayacağını düşünüyoruz. Tıpkı 7 maç sonra biticek olan Türkiye ligi için olduğu gibi. Tatil edilen maçları, tribün olayları ve TFF kararlarıyla şahit olduğum en kötü lig hemde. Hep birilerinin gönlü olsun, aman bana bişey olmasın düşünceleriyle bozukluklar karşısında günü kurtaran çözümlerle sorunları kökten çözeceğimizi inanan insaların yönettiği bir lig. Bütün bu sorunlar varken hele de sporu güzelleştiren insanları yitirdiğimiz ortamda hiç birşey yaşanmamış gibi yeniden başlayışların peşindeyiz. Başarızlığın tanımı çok açıktır oysa. Bir konu üzerine yorum yapılırken o konudan ne kadar çok uzaklaşılırsan, o kadar başarısızsınız demektir. Futbol hakkında konuşmak için önce futbol dışında herşeyden konuşmak zorunda kalıyoruz. Ne tarafından tutarsanız tutun sevimsiz, çirkin diye nitelendirilen lig'in tek sevindirici noktası vardır bana göre. Meslek icabı gelişen olaylar hakkında yorum yapmak zorunda kalan spor insanlarının ne denli kişiliklere sahip olduğunu gösterdi bize bu politik goller. Temel sorunları görmeden, olayların tarihine girmeden, çevresel faktörülerden bi haber olan, skor tabelası yorumcuların foyasını çıkarttı bir bakıma bu olaylar.Turnusol görevi yaptı bize sevimsiz lig. Kimlerin ayrımcı, kimlerin yağcı, kimlerin dürüst ve sağduyulu olduğunu gösterdi güzelim turnusol. Ne mutlu ki hala birkaç kalem işçisi kalmış, ne mutlu ki biz onları okuyup, destekleyebiliyoruz. Bu insanlara kulak verdiğimiz anda gerçek anlamda güzel başlangıçtan söz edebilriz kanaatimce. Hoş gündüzler güzel gecelerden başlar çünkü...Dönen oyunları örtbas etmek için karanlıktan faydalanıldığı gecelerden değil..

20 Mart 2010 Cumartesi

Euroleague All Decade Team


Euroleague'in resmi sitesinde düzenlenen ankette aday gösterilen 50 basketçi arasından son 10 yılın en iyi 10 oyuncusu seçildi. Resim sırasına göre gidersek bu 10 oyuncu şöyle: Bodiroga, Diamantidis, J.R.Holden, Jasikevicius, Trajan Langdon, Juan Carlos Navarro, Papaloukas, Anthony Parker, Siskauskas, Nicaola Vujcic. Oylamanın %75'i medya tarafından %25'i seyirciler tarfından yapılmış. Oylamanın tamamı seyirciler tarafında yapılsaydı bu 10 isim şöyle oluşucaktı: Bodiroga, Jasikevicius, Siskauskas, Sabonis, Tomassevic, Pekovic, Milos Vujanic, Marcus Brown, Macijauskas, Diamantidis. Yani medya oylarının taraftar oylarından farklı olduğunu görmek mümkün. Ben en azından J.R Holden ve Navarro yerine Tomasevic, Batiste, Smodis ya da Mirsad'ın seçilmesi gerektiğini düşünüyorum. Benim oy verdiğim adaylar arasında Ginobili, Fucka ve Sabonis vardı fakat bu son 10 yılın değerlendirmesi olduğu için ve saydığım oyuncuların Avrupa kariyerleri genellikle 90'lar sonu 2000 başı olduğu için seyirciler tarafından oylansada medya tarafından pek oylanmamışa benziyor. Örneğin Ginobili 2001-02 sezonunun ardından NBA yolunu tuttu. Son olarak seçilen 10 oyuncuya baktığımızda yolları bir şekilde Cska Moskova, Maccabi Tel-Aviv, Barcelona ve Panathinakos takımlarından geçen oyuncular olduğu görülebilir, fakat belirtmekte fayda var, bu liste bir 100 yıl sonra da yapılsa olmazsa olmaz iki oyuncusu vardır. Onlar da Dejan Bodiroga ve Sarunas Jasikevicius'tur. Çünkü her yeni gelen nesilde bu oyuncuların izini bulmak mümkündür. Bir zamanların Jordan'ı Anthony Parker'ı da es geçmeyelim hadi...

19 Mart 2010 Cuma

Spor'un Faydası


Sporcuların kalplerindeki önemli bulgulardan ikisi kalp büyümesi ve nabızlarının yavaş olmasıdır. Genetik duyarlılığı olan sporcularda yapılan fiziksel egzersizler kalpteki büyümeyi daha çok tetiklemektedir. Örneğin Afrikalı sporcular beyaz tenlilere oranla uzun maraton koşularında daha iyi anatomik ve fizyolojik yapıya sahiptir. Bunun yanında yapılan egzersizler de son derece önem taşımaktadır. Her gün bir saat yapılan spor kalp duvarı kalınlığının artmasına sebep olup nabzın olduğundan daha yavaş atmasına sağlar. Spor yapmayı bıraktıktan sonra da eski haline geri döner. Yani dayanıklılık gerektiren sporları yapmak için genler ve egzersizler çok büyük önem taşır. En büyük örneklerden birisi Lance Armstrong dur. Onu diğer bisikletçilerden ayıran en önemli özellik daha iyi bir vucut yapısına sahip olmasıdır. Nabzı dakikada 30 atmaktadır. Normal insaların dakikada 60-80 arası attığı düşünlürse bu çok önemli bir avantajdır. Nabzın yavaş atması yüksek tempo gerektiren tırmanışlarda oksijen alma kapasitesi açısından çok önemlidir. Yani nabzı yavaş atan sporcunun daha yüksek tempolara çıkması daha az bir acıyla mükündür. Diğer bir deyişle depara kalkan biri, 180 nabızda artan ağrı yüzünden kitlenirken, aynı depara kalkan ve aynı sayıda pedal çeviren sporcunun nabzı 150 civarlarında seyreder. Diğeri yüksek nabız yüzünden temposunu artıramazken, 150 nabza sahip olan sporcu hala temposunu yükseltme şansına sahiptir çünkü daha az acı çekmektedir. Normal genlere sahip ve normal egzersiz yapan spocularda yoğun tempolu çalışmalar sırasında vücuda alınan oksjien kasların çalışmasını karşılamaya yeterli olmuyor. Oksijenin yeterli olmamaya başladığı bu noktaya "aerobik eşik" adı veriliyor. Oksjien yetmemeye başladığı zaman sporcu vücutta depolanmış olan karbonhidratları yakarak temposunu sürdürebiliyor. Fakat bu kez de vücuttaki laktik asit üretimi artıyor. Laktik asit ağrı veriyor ve sporcunun hızını kesiyor. Armstrong'un aerobik eşiği çok yüksek olduğu için diğer sporcular çoktan yorulduğu sırada bile bitkinlik alameti göstermiyor. Sonuç olarak yazıdan çıkarıkcak sonuçlar şunlardır. Sporcu genlerine sahip olunmasa bile, düzenli egzersizler, ve düzenli beslenmeyle(spordan önce karbonhidrat) iyi bir sporcu olmak mümkündür. Sporcu olmak gibi bir amaç gütmeyen isanlar içinde düşük nabız olası bir tempo yükselmesi için faydalıdır. Bunu sağlamanın tek yolu da düzenli spordur

16 Mart 2010 Salı

Rakamlar Yalan Söylemez


Senelerdir Bernie Eccelestone ile David Stern isimlerini birbirine benzettim taki Schumacher F1'i bırakana kadar. D.Stern NBA'i pazarlamasındaki başarısını B.Ecceleston F1 de gösteremedi. Stern'ın bu başarısı döneme damga vuran oyuncular aslında. Magic Johnson, sorasında Jordan, ardından Kobe şu sıralar LeBron ve daha bir çok isim. Lakin F1 Schumacher bıraktıktan sonra cidi derecede seyirci kaybetti. Haftasonu Bahreyn'de yapılan yarışta yani Schumacher'in döndüğü ilk yarış,yarışı izleyen sayısı Almanyada 11.3 milyon kişiymiş. Geçen sezon ortalaması ise 5.3 milyon kişi. F1 açısından sevindirici olabilir ama Eccelestone'un oturup düşünmesi lazım. Schumi tekrar bıraktıktan sonra yanına yaklaşabilecek bir isim yaratmak lazım. Kendi açımdan değerlendirirsem Jordan baskete geri döndüğünde hissetmiştim en son bu duyguları fakat söylemeden geçemeyeceğim "SİZE KIRMIZI ÇOK YAKIŞIYORDU" ya da "KIRMIZILIM SANA YANDI CANIM". Gözlerin alışması için biraz zamana ihtiyacım var.

14 Mart 2010 Pazar

Büyük Başkan


Önümüzdeki hafta David Stern onay verdiği takdirde ki Jordan'a güvendiğini söyledi, bu büyük karizma 275 milyon dolar karşılığında takım sahibi oluyor. Ayrıca takım sahibi olacak ilk NBA oyuncusu.

Koltuğu da doldurur hani.

Bana ligini söyle, Sana kim olduğunu söyleyeyim


Biri 2 haftadır maç yapmıyor. Birinin 3 maçı eksik, diğerinin 2 maçı fazla. Birisi hiç oynamadan 3 puan kaybediyor. Biri hiç oynamadan 3 puan kazanıyor. Birisi bu kepazeliğin içinde oynadığını sanarak şampiyonluğa gidiyor. Birisinin açlıktan ağzı kokarken, diğeri parasıyla rezil oluyor. Birisinin stadı devletin başı, diğerinin bütçesi hazinenin anahtarı. Birinin hali itten beterken keyfi padişahta yok. Birilerinin puan kaybettiği fakat alt lige düşürülmesinden sonra onla karşılacak olan takımların 3 puan alacağı diğeleri. Arkasından lig enterasan oldu, lig çetin geçiyor, 5 takım şampiyonluk için çekişiyor, ligin altı kazan yorumları. Her türlü ensestin döndüğü bir organizayon. Şampiyon olanı alkışlamayacağım , düşüne üzülmeyeceğim Avrupanın en kötü ligi. Küçükken top bulamayınca kağıtları buruşturup, bantlayıp onlarla oynardık. Şİmdi aynısı bu sefer kağıtlar madde ve hükümlerden oluşmak kaydıyla TFF yapıyor. Futbol sahası makam odaları, futbol topu kağıt. Salon futbolu oynayan yöneticiler ve sesten rahatsız olan alt komşular.Göründüğü gibi birçok cümleyle tanımlanacak bir lig var ortada. Haa bir de Turkcell Süper Lig hiç bitmesiinn.

NOT: biri ve diğeriyle kastedilen takımların hepsini bilene büyük ödül.

5 Mart 2010 Cuma

Başladık bir kere..


Kanuni'den esinlenmeye gerek yok aslında. Halk içinde muteber bir nesne yok futbolcu olmak gibi. Sıhhati bile geçti kimine göre. Henüz ergen olmadan imzalıyorlar profesyonel sözleşmeleri. Kimileri başladıkları takımın sembölü oluyor, kimisi gezelim görelim programı çekiyor insanoğlu kuş misali diyerekten. Çoğu meslek grubunun yanına yaklaşamayacağı meblağlarda paralar, arabalar, evler..Bir zaman sonra yaş kemale eriyor tabi. Tam piyasadan çekilecekler derken, bir de bakıyoruz teknik direktör olmuşlar. Günümüz modası artık her futbolcunun teknik direktörlüğe soyunması. Biz sizi sadece futbolunuzla hatırlamak istiyoruz desek de bazıları kendi popülaritesini düşürmek için ısrarla kendini parçalıyor saha kenarında. En basitinden bir Guardiola ile bir Hagi'yi bir tutamayız değil mi? Baktılar bu iş yürümüyor hoşgeldin TV yorumculuğu. Geçenlerde okudum Rıdvan Dilmen çoğu süper lig oyuncusundan fazla para kazanıyormuş. Fahiş paralar yani. Aslında zor zanaat bunlar herkesin teknik direktör ve yorumcu olmaya aday olduğu, her şeyi herkesin bildiği ülkede. Fakat dedik ya zamanında futbolcu oldular bir kere. Oyunculuklarından kalan mirasla devam ettiriyorlar otoritelerini. Ayaklarınla konuşurken bi anda çenelerinle başlıyorlar. Önceden ya topçu olacan ya popçu olacan derlerdi. Tepeciksporda oynayan Alişan dışında ikisini de başarabilmiş bir insan yok henüz ama bir kere futbolcun oldun mu hemen çağır 7 sülaleyi. Hepimize yeter de artar da...

4 Mart 2010 Perşembe

Zorunlu Taraftarlık


Bir köşede spora olan sevgimin çıkış noktası. Diğer köşede ise kapris manyağı bir koç. Oyuncularla anlaşmak yerine onlarla münakaşaya girmeyi çok iyi becerebilen sevimsiz bir insan. Charlotte Bobcats çatısı altında birleştiler. Biri sahip, biri Head Coach. Bütün Jordan sevgime rağmen hala Bobcast maçlarında onların tarafını tutarken Lary Brown faktörü yüzünden bir iç hesaplaşma yaşayacağım gerçeği var ortada.

Not:Jordan'ın kreasyonu kes

3 Mart 2010 Çarşamba

İzmir Futbolu


Senelerdir herkesin dilindedir İzmir gibi bir şehrin süper lig'de takımınının olmaması. Nerde bu Göztepe, Altay , Karşıyaka ? Daha doğrusu nerde bu devlet, nerde bu millet? Aslında Altay ve Karşıyaka sonuna kadar gelmişti, çok yaklaşmıştı, o sene bu sene tezahuratları vardı ağızlarda fakat karşılarında hep Kasımpaşa takımı belirdi. Başbaşkanın en büyük göz ağrısı. Hani şu bütçeleri 4 büyüklerden sonra en çok olan. İzmir'i herkes bilir, farklıdır... Kimine göre gavur, kimine göre çağdaştır. Çıkarları siyasi tercihlerini etkilemez İzmirlilerin. Sanata, spora düşkündürler. Bu sebeplerdendir ki hep kirli oyunlar oynanır üstünde, kıskanılır. En basitinde ödenek çıkmaz, hazineden yeterli pay verilmez. Bir metro inşaatını bile biterecek kaynak bulamazkan, sıranın spora, futbola gelmesini bekler İzmir halkı. Yapılmak istense elbette bir temsilci çıkarır İzmir. Geceler düzenlenip gelen gelirlerle, iş adamları'nın yardımıyla Süper Lig çok da uzak bir hayal değildir aslında bütün yıldırma oparesyonlarına rağmen. Farkında değiller mi acaba bir futbolun bile kente neler katabileceklerinin? Bir Altay vardı benim hatırladığım 2002-03 sezonunda. Ligin son haftalarıydı, rakip İstanbulspordu. En derinlerden desteklenen Diyarbakırspor ile Malatyaspor danışıklı olarak berabere kalmışlardı. Sonrasında Diyarbakırspor Elazığsporu da kurtardı düşme potasında. Altay’ın kaderi hala kendi elindeydi bunlara rağmen. Lakin hayatlarının en iyi maçına çıktı İstanbulspor’lu futbolcular. Meclis Şike Komisyonu kapsamına alınan bir maçtır hatta. İstanbulspor ‘luların teşvik aldıklar söylendi hep. Yine temsilcisiz kaldı İzmir. Kayseri’nin 2 takım çıkarttığı Doğu ve Güneydoğu Anadolunun sırasıyla bütün takımlarının belirli sürelerle bulunduğu bir ligde İzmir temsilcisi yoktu. Sizin bir Erdoğan’ınız, Gül’ünüz, Aksu’nuz, Şener’iniz, Unakıtan’nınız yoktu çünkü. Sizin mafyanız eksikti. Paranız, gücünüz yoktu. Akp ve ortaklarının zamanında Trabzonspora yaptıklarının aynıları İzmir kulüplerine yapılıyor yıllardır. Albayrak grubu gibi kendine yakın birilerini bulamamış olmalarından kaynaklanıyor aslında başarısızlıkları. Gerçe Göztepenin başındakileri gözardı etmemek lazım. Ufak hesaplaşmalar başlamış gibiydi fakat büyük bir kıpırdanma görülmedi bugüne kadar yine de siyaset'in uzun vadeli olduğu gerçeğini unutmamak lazım. Oy potansiyali için önce futboldan, spordan girmeye çalışırlar. Ne bu oyunlar bitecek ne de İzmir’in istikrarlı bir temsilcisi olacak. Çıkan takım ilk sezondan itibaren düşürülmeye çalışılacak. Bir Sivasspor, Siirtspor, Pazarspor, Ağrıspor, Vanspor, Diyarbakırspor, Kasımpaşaspor olmak bazı yükümlülükler getiriyor çünkü. Önce ihaleleri almakla başlar futbol takımının yükseliş başarıları . Sora ihaleleri alan şirket sahibi kulübün başkanı olur. Şampiyonluk sözleri verilir karşılığında birşeyler almak şartıyla. Sonrasında istediklerini aldıktan sonra sinsice futboldan çekilirler. İzmir’in bu oyunlara gelmemesinin sebesi ise ya futbola ilgisiz kalmaları yada bir futbol için değer yargılarından vazgeçmemeleri.Diğer bir seçenek ise sporun futbol'dan ibaret olmadığını bilmeleri. Karşıyaka'nın ve Bornova Belediye'nin basket takımlarıyla, Arkas'ın voleyboluyla ihtiyaçlarını karşılamaları. Her ne şekilde olursa olsun hala ayakta durmaya çalışıyorlar. Fakat soru Devlet baba'dan ya da diğer babalardan destek almadıkça bu sorun ne kadar sürer?

1 Mart 2010 Pazartesi

İnvictus


Spor yıllardan beri her zaman siyasete alet edilmiştir. Bunun en basit örneklerini Türkiyede görmek mümkün aslında. Sporun, daha doğrusu futbolun kitleler üzerindeki etkilerini kullanıp koltukkarını sağlamlaştırmak isteyen kişilerle dolu siyasi tarih. Ülkede terörü bitirmek için doğu ve güney doğu anadolu klüplerine yapılan yardımlar. 12 Eylül darbesinden sonra Özal'ın futbol üzerindeki oyunları. AKP'yle birlikte babaevi takımlarının 3 büyüklere yaklaşan bütçeleri gibi örnekler mevcut. Bugün izlediğim filmde de Nelson Mandela'nın ülkenin başına geçtikten sonra ülkedeki ayrılıkları bitirmek için "rugby" sporuna olan yönelişini anlatılıyor. Film Clint Eastwood tarafından "Playing The Enemy" kitabından uyarlanarak çekilmiş. Morgan Freeman karşımıza Nelson Mandela olarak çıkıyor. Mat Damon ise Güney Afrika rugby takımı kaptanı. Mandela'nın sporun uluslararası dilinin birleştiriciliğine olan inancı sayesinde birliği sağlamak için hangi psikolojik durumlar geçip hangi ruh haline büründüğünü güzel bir şekilde anlatıyor film. Fazlaca mesaj veriyor ayrıca. Bir yerde politik de olsa spora olan ilginin genel amacın ne olduğunu izledikten sonra anlıyor insan. Sadece bizim ülkemizdeki gibi rant için, kişisel çıkar için değilde ortak iyilik için kullanılıyor spor Güney Afrikada. Son olarak film Güney Afrikada yapılacak olan 2010 Dünya Kupası için kesinlikle itici bir güç olacaktır.Güney Afrika ülkesi vatandaşları zaten tarihsel süreçlerinin farkındalardır ama önlerinde bir örneklendirme olması da fayda getirir. SAY NO TO RACİSM