Sahip olduğum takıntıların çoğu çocukluk yıllarımdan miras. Ev, çevre, yetiştiriliş, sokak, travmalar, okul derken tiklinin biri oldum çıktım. Bazısı ilerleyen yıllarla birlikte daha da zirve yaptı. Temizlik bunlardan bir tanesi. Mecburiyetle maruz kaldığım ortamlara bir şekilde adaptasyon sağladım elbette, ama hep çok zorlandım. Askerde, üniversitede, yatakhanede gözümden yaş döküldüğü anları hâlâ daha dün gibi hatırlıyorum. İnsanın ailesiyle bile ahenk sergilemekte zorlandığı bir hayatta, Birleşmiş Milletler'den hallice bir ortamda steril yaşama çabası pek kolay değildi. Sonuç olarak o bölümleri geride bıraktık. Yaş aldıkça hayat daha bireysel bir forma evrildi. Eve çıktık. Kah yalnız kaldık, kah birlikte yaşadık. Nihayetinde, Hristiyanların miras ve sağlık sorunlarıyla başa çıkamayınca kutsamak zorunda kaldığı evlilik müessesine adım attık.
Birlikte yaşama konusu üzerine sonsuz söz söylenmiş. Neyin veya kimin haklı ya da haksız olduğu temelde çok önemli değil. Çünkü başkasının doğrusu, evrende abarttığımız kadar büyük olmayan dünyanın öbür ucunda yanlış olabiliyor. Ya da yaptığın en büyük yanlış, başkasının ilişki denkleminde işleyen en büyük çarka dönüveriyor. Bugüne kadar konuyla ilgili ahkam kesen herkes yanıldı. Büyük konuşanlar, sunum dünyasında kendilerine imrenecek yeni hayatlar arıyor. Tüm bu yanılgılara rağmen yine de birinin lafına ve tecrübesine sığınacak olsam, Oğuz Atay'a kulak verirdim: "İyi geçinmek, iki kişinin kusursuz olmasıyla değil, birbirlerinin kusurlarını hoş görmesiyle olur."
İnsan bir şekilde yol almayı iyi biliyor. Daha önce de dediğim gibi, adaptasyonu üst düzey canlılarız. Kamerayı ve mikrofonu kendime çevirdiğimde, söyleyebilirim ki ben de sürüden çok ayrı değilim. Birliktelikleri ve ilişkileri yorabilecek takıntılarım, tıpkı bahar alerjisi gibi bazen yükseliyor, bazen de uykuya yatıyor. Ama gitmiyor, orada; biliyorum. Tüm bu kolera günlerindeki aşk yetmiyormuş gibi, o zamanlarda bir de korona vakası patlak vermişti. Temizlikle olan sınavım hiç bitmeyecek sandım. Hatırlıyorum da, ellerimin yaş hali, kuru halinden daha fazlaydı. Tırnaklarımı üç günde bir keser olmuştum. Böyle olmak ister miydim, tabii ki hayır. Böyle olmanın bana bir faydası var mıydı, tabii ki hayır. Böyle olmak beni daha sağlıklı ve hastalıktan uzak bir birey mi yaptı, yine hayır.
Tek başına olduğunda bir şekilde düzenini kurabiliyorsun. Kendi kuralların oluyor. Dışarıdan geldiğin kıyafetle koltuğa oturmuyorsun, oturarak işiyorsun, tezgâhın üstünü kırıntısız bırakıyorsun falan… Çok defa kendimi test ettim. Tam işe odaklanacağım sırada, masanın üstünde duran o boş tabak, odadaki fil gibi geldi bana. Odaklanıp az biraz iş yapacağım anda, aklım yine o tabağa gidiyordu. Alt tarafı bir tabaktı, evet, ama benim devam etmem için büyük bir engeldi. Tabağı kaldırdığımda sıranın yatağın üstündeki tişörte geleceğinden de emindim oysa. Dönem dönem oldukça dağınık ve pis olmayı denedim. Bir süre daha denedim. Kendimi ikna etmeye çalışıyordum. Belirli periyotlarda koy verdim. Ama sonunda yine o bilgisayarın başında oturamadım. Koltuğa uzanıp keyif yapacağım zaman aklımda hep o yayıntı vardı. Yayıntı evde değildi, adeta kafamın içindeydi. Bu yüzden deplasmanlar bana hep zorlu geldi. Ev sahibi olmanın mutlak konforu, insanı mağarasında hissettiriyordu. Kısacası, tüm bu düşünce altyapısına rağmen, bu yaşıma dek neredeyse hiç yalnız kal(a)madım. Tek başıma bir ev yaşantısı sahibi olmadım. Birileriyle kaldım, ayak uydurdum, koy verdim, zorlandım ve bugünlere geldim.
Bugünlerde Fethiye'de bir karınca problemi var. Anlamadığım kadarıyla, tüm Türkiye'de var. Herkes, aynı dertten muzdarip. Mutfak tezgâhında veya yerde bir kırıntı bırakmaya gör. Yüzlerde karınca bir anda ordu gibi karşına çıkıveriyor. Haliyle, yediğini hemen kaldırmak ve sonrasında etrafı silmek zorundasın. Ben zaten hep böyleydim. Karıncalar sayesinde artık herkes öyle. Oturduğumda farkına vardım, ben karıncalara duacıydım. Evliliği, Hristiyanlar icat edip kutsamış olabilirdi, ama artık ben de bir Müslümandım.