16 Ocak 2017 Pazartesi

Oyunun Sonundaki Silah

Yakınımda ve uzağımda gerçekleşen her türlü olaydan fazlaca etkilendiğim için, en başta, duygusal olarak nitelendirildim. Aldığım veya şahit olduğum üzücü haberler, uğradığım veya şahit olduğum haksızlıklar, hayata normal şekilde devam etmeme engel oluyordu. Bu süreçlerde sürekli olarak telkin edildim. Oğlum hayat devam ediyor, oğlum bir tek senin başına gelmiyor, oğlum görmezden gel, oğlum bak dünyada güzellikler de var, oğlum sende de hata var gibi türlü söylemleri ciddi şekilde işitip, kulağımdan beynime doğru yolladım. Hepsini tekrar tekrar düşündüm. Yine o sıralar okuduğum bir kitapta, dünya ile bir aykırılığa düşmenin nedenini tamamen kendi bağlamak ve tamamen dış dünyaya bağlamak psikolojik birer bozukluk olarak anlatılıyordu. Bir tanesinin adı nevroz, bir tanesinin adı da karakter bozukluğu idi. Yani böylece, duygusallıktan psikolojik bozukluğa terfi etmiştim. Ya da, duygusal olmak bizatihi psikolojik bir bozukluktu. Tabii ki de, pes etmedim. Özgürleşmenin peşindeydim. Ahmet Ümit'in de dediği gibi, kaybetmeye alışınca özgürleşiyordu insan. Planım basitti: kişisel algılamayacaktım. Maruz kaldıklarım, ben olduğum için değil, diğer değişkenler sebebi ile vuku buluyor diyecektim. Çok fazla kişisel algılıyordum. Sorunum buydu. Öyle demişlerdi.

O günden sonra ne oldu?

Trafik tabelasına uygunluk gösterip sağ şeritten 50 km hızla giderken arkamdan kornaya basan, sonra beni sollayan, akabinde önüme kırıp beni durduran, ardından arabadan inen, peşine küfreden, en son da yumruk atmak isteyen insanla karşılaşınca, kendi kendime ilk olarak sakın kişisel algılama dedim. Bu kişi, muhtemelen kötü bir gün geçiriyordu ve bana denk gelmişti. Ya da bir yakınının kanser olduğu haberini almıştı. Öyle ya, bunların hepsi ihtimal dahilindeydi.

Yüklü bir para ödemeyi göze alarak gittiğim nezih restoranda herkes afiyetle yemeğini yerken, ben oturmuş sağa sola bakıyordum. Bakıyordum çünkü, başkasının da tabağında hamam böceği geziyor mu diye merak ediyordum. Bir süre sonra ortalığı telaşa katmadan yemeğimi yenisiyle değiştirdim. Kesinlikle kişisel algılamadım. Bu olayın benim başıma gelmesi olsa olsa şanssızlıktı. Eskiden restoranı alevlendirirdim, fakat artık değişmiştim. 

Oğlum başarılı bir öğretim yılı geçiriyordu, fakat sene sonunda beklenmedik şekilde edebiyat dersinden düşük not almıştı. Kendisini çekip sordum, oğlum iyi geçtiğini söylüyordun, bir yanlışlık mı yaptın acaba dedim. Yok valla baba, öğretmenin istediği yazar ve şairlerin eserlerini tereddütsüz saydım dedi. Oğlumun söylediği yazarların ve şairlerin tarafı olduğu siyasi cenahın uyandırdığı şüphe hissi ile öğretmenin yanına gidip işin aslını öğrenmek istedim. Beni gördüğünde, demek mensubu olduğunuz sendika dışında da topluma karışıyorsunuz ha Kamil Bey dedi. Durumu anlamıştım. Tam kişisel algılayacağım sırada, olayı etraflıca düşünüp, boş verdim. Muhtemelen diğer arkadaşların da oğulları, farklı bir sendika üyesi öğretmen tarafından cezalandırılıyordu.

Bisikletimi tamir ettirmek için gittiğim esnaf, güzel bir sohbet ve iyi bir işçilik sonrasında emeğinin karşılığı olarak hiç tahmin etmediğim bir miktar talep etti. Bir gün önce oraya giden ve aynı tamiratı yaptıran arkadaşım neredeyse benden talep edilenin yarısını vermişti. Bir iki söz edip, karşılığında bir iki söz yedim. Bir taraftan kazıklanıyor gibi hissederken, bir yandan da dükkan sahibi ile empati kurup onun halini anlamaya çalıştım. Dükkan kirası çok olmalıydı, ekonomi kötüye gidiyordu ve kepenk indirmemek için o paraya ihtiyacı vardı. Bu, kesinlikle kişisel bir mesele değildi. 

İş yerindeki üstüm, bana, beklemediğim bir anda bağırmaya başladı. Bugüne kadar hiç bağırmadığı için şaşırmıştım. İşi eksik yapmış değildim. İşe geç kalmış değildim. Zam istemiş ya da izin istemiş de değildim. Ama tüm bunlar diğer çalışanların patronu çileden çıkardığı gerçeğini değiştirmiyordu. Hepsi Pelin'e olan kızgınlığı yüzündendi ama olayın ihalesi bana kalmıştı. Kişisel algılayamadım. Hanı bahsettiğim psikoloji kitabı vardı ya, orada bu tür durumları yansıtma vakası olarak değerlendirdiklerini hatırlayıverdim. 

Açıkçası, yaşanılanlar daralmama sebebiyet veriyordu ama atlatacağımdan şüphem yoktu. Kafa dağıtmak üzere stada gideyim dedim, bomba patladı. Eğlenmeye çıkayım dedim, yine bomba patladı. Tabii ki de kişisel algılamadım. Sonuçta, patlamalar herkesi etkilemişti.

Euro ve dolar arttı, borcum vardı; kişisel algılamadım.

Rejim dediler, anayasa dediler, kişisel algılamadım.

Tren garı, havalimanı, park, bahçe derken her yerde insanlar öldü, kişisel algılamadım.

En son dayanamayıp bir iki tweet attım. Adresi bulup kapıma geldiler. İtiş kakış oldu. Biraz hiddetlendim, çünkü tamamen kişisel bir saldırı gibiydi. Gidip sopayı getirdim. Tutup silahı çekti. Kafama dayadı. Tetiği çekmek üzereydi. O an kendime şunu sordum: kişisel algılamalı mıyım?



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder