14 Ocak 2012 Cumartesi

Ordinaryüs

İstanbul deyince aklıma
stadyum gelir.
Kanımın karıştığını duyarım, ılık ılık.
memleketimin insanlarına
Daha fazla sokulmak isterim yanlarına.
Ben de bağırırım birlikte
Avazım çıktığı kadar.
Göğsümü gere gere.
Ver Lefter'e yaz deftere.

Bedri Rahmi Eyüpoğlu, İstanbul Destanı

30 Ekim 2011 Pazar

Deplasman

Kadıköy'den Beşiktaş'a...

Kaynak: kitlelerinafyonu.blogspot.com


21 Ekim 2011 Cuma

O'nun Hikayesi


Ayın 19'uydu. Karşısındakinin ani gidişine tanık olmuştu. Bakakalmış, el bile sallayamamıştı. Gözlerini kapattığında hep aynı sahneyi görüyordu. Hayatının büyük bir kısmını adadığı spora olan ilgisini bile yitirmişti. Ne yapmalı, nasıl bir çare üretmeli diye düşünüyordu. Aklına hiçbir şey gelmiyordu. Spordan daha iyi bir seçeneğinin olmadığına karar verdi. Ya kendisini kaybedecekti ya da kendisini spora verecekti. İlk zamanlar zorlandı. Motivasyonu, konsantre olabilmesi için çok düşüktü. Yan gözlerle, küçük seanslarla bakabiliyordu haberlere. Günden güne maç izlemeye başlamıştı. Yazılar okuyor, aynı zamanda yazmaya çalışıyordu. İki ay geçmişti aradan. Spora olan sevgisini eski seviyesine çıkarttığını düşünüyordu. Yanılmıştı. Bu seferkinin nedeni daha farklıydı. Farklıdan ziyade her şeyden biraz biraz...Garip, tarifi zor bir ruh hali içerisindeydi. Yaşadığı yeri ve toplumu yadırgıyordu. Öğrencisinden yönetenlere, taraftarından yönetilenlere... Kime baksa, kimi düşünse morali bozuluyordu. Bir karamsarlık kaplıyordu içini. Düzgün işleyen bir tane bile çark yokmuş gibi geliyordu ona. İşverenler, potansiyel yöneticileri sırf kendilerinden daha kalifiye diye rahatlıkla kapı dışarı edebiliyordu mesela. Yönetenler, halkın omuzlarındaki yükü artırarak ekonominin iyiliğinden bahsedebiliyordu. Hatta, daha da ileri gidip, yaptıkları zammın adına "güncelleme" diyebiliyorlardı. Öğrenciler, "öğrenci" kelimesinin kökünden bihaber, yüksek lisanslarına devam ederken "işadamcılık" oynamaya kalkışıyordu onun gözünde. İzahı güç bir statü, anlaması zor bir prestij merakının peşinden koşuyorlardı. Takım taraftarları, birbirlerinin can düşmanıymışçasına kavga edebiliyor, akabinde de utanmadan yaptıklarını övünç kaynağı haline getirebiliyorlardı.

Tüm bu yaşananlar, onun bu hayatta tutunacak en sağlam dallarından biri olan spora, spor sevgisine zarar veriyordu. Bazılarının bu uğraşını beyhude olarak nitelendirdiğinin de farkındaydı. Yine de kimin ne söylediğine pek aldırmıyordu. "Sporu neden bu kadar çok seviyorsun?" diye sorduklarında hep aynı cevabı veriyordu; "Hayat, fena halde futbola benzer." Bazen benzemekle kalmıyor, hayatın ta kendisi oluyordu onun için. ÖTV zamları ile ekonomiye düzeltebileceğini zanneden bir devlet, İsmail Güldüren'le Messi'yi durdurmaya benzer" diye bir cümle kursaydı kim karşı çıkabilirdi ona? Öğrenciliğin, hele de yüksek lisansın "öğrenmek"le değil de statüyle ilgili olduğunu sana insan; basketbol sahasına çıkıpta topu kenardan oyuna sokamayan, sadece tribünler için sahada durandır dese yanılmış mı olurdu? Kendinden daha bilgili ve zeki olanı kapı dışarı eden yönetici, takımın kötü gidişatını örtbas etmek için teknik direktörünü kovan, yerine başkasını getiren takım başkanıyla eşdeğer değil miydi? Peki ya, tuttukları takımın geçmişlerinden habersiz, karşı takımın taraftarıyla atışan topluluğun; etnik kökenleri yüzünden komşu devletin vatandaşlarına faşist yaklaşımlarda bulunanlardan farkı var mıydı? Kahramanımız haksız mıydı?

Tam olarak 5 ay önce yazdığım, blogumda taslak olarak kayıtlı bir yazının son paragrafında şöyle yazıyor: "33 yıl Utah Jazz'ın başında antrenör olarak görev yapan Jerry Sloan'un görevi ne zaman bırakmayı düşünüyorsunuz sorusuna net bir yanıtı vardır; "Bir sabah kalktığımda aynı isteği, arzuyu ve duyguyu hissetmediğim an görevi bırakırım." O, "o sabah"ın kendisine gelmemesi için yoğun çaba gösteriyor. İstediği her an buralardan çekip gidemeyeceğinin farkında. Ona göre, ya toplumu değiştireceğiz ya da kendimizi. Düşünmeyi, dolayısıyla da kızmayı bırakıp kalabalığa dalacağız, kaybolup gideceğiz...

26 Ağustos 2011 Cuma

Kutsal Çemberler


Aylardır elimde dolandırdığım, fakat bir türlü bitiremediğim kitabı yaklaşık olarak 12 saat süren ve uyuyamadığınız takdirde sizi sıkıntılara sokan bir Fethiye-İstanbul yolculuğu sırasında bitirmiş bulunmaktayım.

-İnceden spoiler içerir-

Kitaptan bir kaç alıntı;

"İçinde bulunduğumuz kültür, bir şekilde yenilgiyi kabulleniyor olmanın bizzat yenilmekle eşdeğer olduğuna inandırdı bizleri hep."

"Budist bakış açısına göre zihnimizi kirleten şey hırslarımızın yanı sıra olmasını istediklerimizle, gerçekte olanları karşılaştırarak hayatlarımızı garip zanların tutsağı haline getirmemizdir."

"Huzur doğru değerleri doğurur, doğru değerler de doğru düşünceleri...Doğru düşünceler, doğru hareketleri doğurur; doğru hareketler de diğer insanların dahi, içyüzünde sükunetin saklı olduğunu rahatlıkla görebilecekleri doğru işleri doğurur."


İçerisinde, kıyısında-köşesinde Jordan yazan her türlü alfabetik bileşimi okumaya değer bulurum. Bu sebeptendir ki, zamanının ufak bir parçasını dahi olsa da Jordan'la geçirmiş olan her kişinin anlattığı hikayelerde Jordan ismi zaruri olarak baş aktör olduğundan dolayı, anlatılanların ve yazılanların çoğuna aşina sayılırım. Kutsal Çember'leri okurken de bunu hissettim. Phil Jackson'ın, Chicago'nun başına geçmesinden sonra cereyan edenlerin neredeyse hepsini daha önce okumuştum. Fakat, tüm bunlara rağmen kitapta beni sürükleyen bir tılsım vardı. Çocukluğundan beri damarlarına yüksek dozda Hristiyanlık enjekte edilen Phil Jackson, dayatılanları dogma olarak algılamaktan vazgeçince ister istemez manevi bir boşluğa düşmüş. NewYork'da basket oynadığı yıllarda duygularına hakim olamayan, çabuk sinirlenen ve agresif bir yapı sergileyen Jackson tüm buları aşmanın yolunu Zen'de bulmuş. Kitapta da bolca bahsediyor zaten bu felsefeden. Zen'i nasıl basketbol içine adapte ettiğini uzunca anlatıyor.

İster spor dalı olsun, ister siyasi bir oluşum, herhangi bir organizasyonun içinde insan faktörü varsa başarıya ulaşmada en önemli parametre psikolojidir. Taktik, teknik, yetenek bir spor dalı için çok mühim belirleyicilerdir ama, insan psikolojisi de en az onlar kadar önemlidir. Phil Jackson bunun farkına vardığı için, bu psikolojik aydınlamayı Zen ile sağladığı için şuan NBA'in belki de en büyük antrenörüdür.

Kitap, Türkiye'de sporla ilgilenen herkese okutulmalı. Zihinsel gelişimin, buna bağlı olarak insan psikolojisinin ne kadar önemli olduğu görülmeli. Kendini spor yorumcusu zanneden, çekinmeden her sporcuyu eleştirebilen insanların yaptıkları en büyük hatalardan biridir yorum yaparken sadece teknik ve taktikle sınırlı kalmaları. Kitap bu alışkanlıkların aşılması bakımından aranan kan durumda.

Son olarak, daha önce yüzlerce kez söylememe rağmen yinelemek istediğim bir konu var. Sporla ilgili herhangi bir işte başarı olma ihtimalin daha önce spor yapmış olmanla doğrudan orantılı. Zira, o psikolojiyi yaşamış bireylerin daha sonraları yapacakları benzer işlerde başarıyı yakalamaları çok daha kolaydır. Kitapta bunu bir kez daha anlıyorsunuz. Zamanında, sahada bulunan , oynayan bir insanın, hiçbir saha tecrübesi bulunmayan insana göre iyi yorum getirme olasılığının daha yüksek olduğunu dile getirmiştim. Bana Mourinho'nun meşhur "İyi bir jokey olmak için önce at olmak gerekmez." laf-ü güzafı ile karşılık vermişlerdi. Kalkıp da Mourinho aforizması sıçan herkesi vururum, haberiniz olsun.


6 Ağustos 2011 Cumartesi

Halet-i Ruhiye

Gelmeyecek olan treni beklerken...

Bira ile geleceğini zannederken....

23 Mayıs 2011 Pazartesi

Büyük Kaptan


Hayat, fena halde futbola benzer. Kazanamak kadar kaybetmek de vardır. Kötü gününüzde olduğunuz an kalenizde öyle goller görürsünüz ki, topu santra çizgisine atacak gücü dahi kendinizde bulamazsınız. Defansın ya da gardın öylesine düşmüştür ki, golleri hep beklemediğin köşelerden yemek zorunda kalırsın. Hayat da öyledir. Kendini bıraktığın ve güçsüz hissettiğin anda üstüste gelir bütün kötü hadiseler. Zayıflığından faydalanıp sana bir darbe daha vurmak isteyenler olur etrafında. O kadar alışırsın ki, zararın ya da kötülüğün kimden geldiğinin önemi olmaz artık. Bütün vurulan şutlar ve gol olan toplar kim vurduya gider adeta. İsimler önemsizleşir. Hissizleşirsin. Sen, kendini salmış bir halde takımdan ayrı düz koşu yaparken, rakiplerin çoktan takımla birlikte toplu çalışmalara başlamıştır bile. Senin karşına hep en güçlü halleriye çıkabilmek ve seni bir kez daha yenilgiye uğratabilmek için var güçleriyle çalışırlar. İşte tam bu noktada takım arkadaşların devreye girer. Senin en mutsuz, en güçsüz hissettiğin durumda sevidiklerin sana dayanacak bir omuz ve yaslanacağın bir sırt verirler. Kimi zaman cesaretlendirici, moral verici sözler çıkarırlar ağızlarından, sanki bir şarkıymışcasına. Yeniden ayağa kalkıp, kendi hanene bir zafer daha yazabilmen için iki kişilik efor sarfederler. Sahada senin yerine de koşarlar. Topla çok kıvrak hareketlere başlarlar. Bütün konsantrenin ve taktiğin sahadaki en zayıf nokta olan senin üzerine kurulduğunu farkettikleri anda, rakip takım adamlarını kendi üzerlerine çekerler. Bu, kavganın ortasına atlayıp, "ona değil, bana vurun" demekten farksızdır oysa. Sana olan baskıyı azaltmak içindir her şey.

Hayatta kalmak için çalışmak gerekir, çalışmak için ise mutlu olmak. Mutluluk, iyi bir takım olabilmek için ilk şarttır. Ama, tek başına yeterli değildir. Başarılar kolay kazanılmaz. İyi futbol her zaman iyi futbolcularla oynanır. Bazen öyle şanslı dünyaya gelirsiniz ki, hayatta size en büyük desteği sağlayabilecek, bu oyunu en iyi oynayan oyunculardan biri sizin yanıbaşınızdadır. Her yere düştüğünüz pozisyonda size el uzatan, hayata bakışınızı şekillendiren, zevklerinize yön veren bir insanın senin takım arkadaşın olması tarifi olmayan bir mutluluk ve özgüven verir size. En sıkıntılı anlarda bile ileriye yani önünüzdeki maçlara umutla bakabilmenizi sağlar. Hayatı ve yenilgiyi çekilebilir hale getirir. Auta çıkmak üzere olan topu bir anda oyunda tutar. Kale çizgisinden top çıkarır. Yetmez, gol atar. Yeri gelir en kritik pası veren oyuncu olur. Kendi atabilecek konumdayken bile golu senin atman için uğraşır. Paylaşmanın değerli olduğunu bilir. Mutluluğun paylaşarak arttığını çok önceden benimsemiştir bile.

İnsanlar hayatta ikiye ayrılırlar. Sonrasında da maç yaparlar. Kavga ederler, dövüşürler, birbirerinin kuyusunu kazalar, evlinip ayrılırlar. Kimi zaman sizin takımınızda yer alırlar, kimi zaman ise karşınızda rakip formayı giyerler. Rekabeti severler. Onların sevinci sizin üzüntünüz anlamına gelse dahi kazanmak için ellerinden geleni yaparlar. Ama biliyor musunuz, benim takımın çok büyük bir abisi, kaptanı ve lideri var. Bu oyunda çok etkili. Bize her gün hayat veriyor. Oyunu çok iyi okuyor ve oynuyor. Saha görüşü muazzam. Ve şundan eminim, hayatına kim girerse girsin, birbirmize ne kadar uzak olursak olalım, hangi takıma transfer olursa olsun onun yakasını hiç bir zaman bırakmayacağım ve salmayacağım.

İyi ki varsın güzel kardeşim, iyi ki doğmuşsun ve iyi ki benimlesin.

17 Nisan 2011 Pazar

İroni


Öğrencilerin hor görüldüğü, itilip kakıldığı, haklarının gasp edildiği bir ülkede, İHA'ya bağlı Fetullah isimli bir muhabir, olayın iç yüzünü bilmeden, sorgulamadan, araştırmadan "ölümüne eğitim" başlıklı bir haber yayınlamış. Olayın birebir tanıklarından dinlediğim kadarıyla haberde yer alan iddiaların çoğu uydurma ya da hayal ürünü. Hatta, arkasında başka sebeplerin olduğu da düşünülüyor. Benim sormak istediğim, merak ettiğim ise bambaşka bir konu var:

Bugün Türkiye'de yaşayan her vatandaş, medya üzerine uzanan ellerden, Anadolu ve İhlas haber ajanslarının niyetlerinden, onların işbirlikçiliğinden, sildirdikleri haberlerden, yaptıkları yağdanlıklardan haberdarken, ismiyle müsemma olmaya çok yaklaşmış bir arkadaşın bir anda öğrenci dostu kesilmesi ve hükumetin yüzünü şirin göstermeye çalışması bizi yeni ironi tanımlarına itmiyor mu? ÖSYM tarafından yapılan hemen hemen her sınavda üstü kapatılamayan dümenler dönerken, bu tarz haberlerin çıkmasını "toplum mühendisliği" başlığı altında ayriyeten inceleriz. Bırakınız da önce hayallerini gerçekleştirebilecekleri bir düzenin varlığına inansınlar.


4 Nisan 2011 Pazartesi

Böyle Buyurdu Chinaski


insanın kendini
nedenini bilmeksizin
iyi hissetmesi ne güzel:
ya da sinirli bile olsa
seçimi olabilmesi;
ya da biraz aşkı,
nefrete
dönüşmeyen.
güvenin, dostlar, ama tanrılara
değil,
kendinize:
sorma,
anlat

cehennemin
gölgelerinde
ulvi
bir müzik
bekliyor
diyorum
size.

8 Mart 2011 Salı

Inferiority Complex


Dün, Gençerbirliği-Fenerbahçe maçındaydım. Etrafa hiç bulaşmadan sadece maçı izledim. Bir dolu da gözlemim oldu. Lakin, bilgisayar karşına geçip, ufak bir heyecanla da olsa maç sırasında düşündüklerimi yazacak şevkim dahi yok. Şu an hepsini pas geçiyorum. Ligin suyu çıktı, her zamanki gibi. Saha dışında tanımlanır oldu yine her şey. O yüzden yapılan her bir teknik değerlendirme anlamsız kalıyor bu sığ futbol muhabbetlerinin arasında.
"Balık baştan kokar" cümlesini tecrübe eder olduk sıklıkla. Üç kuruşluk beyni olan başkanlar, beyinleri beş para etmeyen başkanlara laf sokma çabasında. "Aşağılık kompleksi"nin doruklarında futbol maçları izlediğimizi zannediyoruz. Hakemler yine baş roldeler. Birlik olup, başarılı olanı dibe çekme derdindeyiz.
Her senenin bu dönemleri nefret ediyorum futbol liginden. "Marjinal fayda"m yerlerde sürünüyor adeta. En zoru da ne biliyor musunuz, bütün bunları yazarken karşınızdakine, fanatik olmadığınızı inandırmak zorunda kalmanız. Psikolojik vakalarız. Başlık da o yüzden...Ülkede taraftar olmak bile zor anasını satayım.

1 Mart 2011 Salı

Dokanma...

Erişimi engelleyenlerin aklına sıçayım...

Dostluk & Izmir

Onceliklle bu yaziyi Izmir insanini ovmek amaciyla yazmiyorum, Belki o yone kayabilir. Biraz da otobiyografi gibi bir sey olacak, o anlari yasamayan insanlar icin pek bir sey ifade etmeyecek.Fakat bu yaziyi yazmak icin bir daha boyle bir ortam ve boyle bir kafa yakalayamayabilirim. Sadece yazacagim seylerin kalici olmasi icin, bir sonraki Izmir`den donuste okuyup, en azindan benim icin anlam ifade etmesi icin yaziyorum. Bu yazinin cok fazla duygusallik altinda yazildigini da goz onunde bulundurarak okumanizi tavsiye ederim. Yalnizca kendi gozumden tasvir etmeye calisacagim. Turkce karakter kullanma imkanim olmadigi icin affinizi diliyorum, cok kucuk bir klavyede bu yaziyi yazdigim icin de imla hatalari olabilir, kusuruma bakmayin. Dedigim gibi sadece kendi gozumden, bugune kadar basima gelenlerin kucuk bir kismini anlatabilecegim, icinde cogu Izmir yazisinda deginilen siyasetin olmayacagi bir yazi olacak.

Lise 2`ye baslamadan onceki yaz Manisa`dan Izmir`e tasinacagimiz kesinlesmisti. Yillar boyu Manisa`da yasamis, tum guzel arkadasliklarini Manisa`da kurmus, oyle ki, Manisa`dan ayrilamayacak kadar cok Manisa`yi sevmis bir adamdim. Fikir sahibi olmayan biri icin anlamak zor ama oyleydi. Aileme Izmir`de ev tutmamak, okula Manisa`dan gidip gelmek, sirf Manisa`da ikamet etmek icin 2 ay boyunca her bakilan eve ”tu kaka” diyen bir adamdim. Zorla da olsa tasinmistik, icimde Izmir`e dair gram sevgi yoktu. Benim icin her zaman hafta sonlari gezmek amaciyla gelinen yer artik yasam yeri olmustu. Hatta, tasindigimizdan itibaren ilk 2 ay hafta ici en az 3 gun okul cikisi Manisa`ya gidiyordum. Kafamda hep ”buyuk sehir buyuk korku, kucuk sehir kucuk ask” mantigi vardi. Sansim, Manisa`dan cok sevdigim bazi arkadaslarimla Izmir`de ayni okulda olmakti. Onlar sayesinde biraz olsun bu sehre dair isteksizligimi atiyordum. Isin kotusu farkli siniflara dusmustuk. Bulundugum yere adapte olmak biraz istiyordum biraz istemiyordum. Derken siniftan bir cocuk bana gelip “Kardes, sen bu kadar lila pause yiyosun kilo almiyorsun, helal olsun” dedi. Bu adam sonra kardesimden ote oldu. Yine siniftan bir adam geldi ”Kardes, benim yanimda oturdugum adam caliskan, beni yaninda istemiyor. Sen en arkada yalniz oturuyosun, ben yanina geleyim senin” dedi. Bu adam da kardesimden ote oldu. Bunlar sayesinde bazi adamlarla tanistim yine okuldan, biri universitede ev arkadasim oldu, her derdimi her mutlulugumu paylasan, 5 sene boyunca kavga edemedigim adam oldu; digeri yasam tarzindan tut muzige, uykudan tut dusunce yapisina kadar her alanda ayni zevklere sahip oldugum adam oldu. Ben Izmir`i bu adamlarla tanidim, bu adamlarla sevdim. Baska bir yerde birlikte olsak, sehre duydugum sevgi bu olmazdi. Bu sehri bu adamlar sayesinde sevdim, Alsancak`ta bu adamlarla eglendim, Bostanli sahilinde bu adamlarla gitar caldim, Guzelyali`da bu adamlarla tavla oynadim, Goztepe`de bu adamlarla yilbasi kutladim, Narlidere`de bu adamlarla sarap ictim, Hatay`da bu adamlarla gece vakti buz gibi sogukta yurudum, Bocuk`te bu adamlarla icip derin muhabbetler dondurdum,Buca`da bu adamlarla kaldim, her guzel animda bu adamlar vardi. Sevdigim kizi burada sevdim, burada sevdigim kiz yuzunden bu adamlarla agladim. Onlar sevdikleri yuzunden, Bostanli`da,Alsancak'ta agladilar. Istanbul`a gittik, yine Biz olduk, ama biz Izmir`de daha bir Biz`dik. Bulundugumuz mekanlar bize hep daha Biz olmamizi sagladi. Hep kafamizda universiteyi birlikte Izmir`de okuma, birlikte daha bir Biz olma fikri vardi;olmadi. Simdi yuksek lisansi Izmir`de olmasa bile bir arada yapma fikri var; ama icimiz buyuk ihtimalle izmir olmayacagi icin buruk.

Anamin, babamin mutlulugu oldu bu sehir. Onlar bu sehrin mutlulugunu yasamam icin beni serbest biraktilar. Taksicisi gecenin bir vakti sirf muhabbet ettigimiz icin beni bostanliya bedavaya birakti, otobusteki herhangi biri bana param olmadigi icin kentkart basti. Sahilde bira toplayan dayi, bos bira sisesi olmamasina ragmen dertlesmek icin oturdu benimle muhabbet etti.

Ben Yavuz Cetin`i, The Doors`u, Led Zeppelin`i bu sehrin sahilinde sevdim. Bana sahilde bulasmayan tinerci yuzunden sevdim. Alsancak`ta arkadasima yumruk atan herif yuzunden bile sirf bize ani biraktigi icin sevdim. Sac-sakal birbirine karismis, pislik icinde oldugum halde otobuse girdigimde yanindaki bos koltuga oturmami isteyen teyze yuzunden sevdim. Gecenin 3unde bir basima sahilde tek basima otururken, telefonumda calan muzigi begenip benle icen cift yuzunden sevdim. Anami,babami yanimda bara goturup eglendirebildigim icin sevdim. Polisin bana atar yapmamasini, benimle muhabbet etmesini sevdim. Izmir`den ayrilmadan onceki son gece, denize karsi bana bunlari yazdirabilmesini sevdim.

Gittigim yer Istanbul, yani bu denli huzun olusturacak bir yer degil ama ne olursa olsun insanin icinde aci olusturuyor. Izmir, beni en cok eglendiren, en cok huzunlendiren yer. Her duyguyu, cok daha hisli yasamami saglayan yer.

23 Şubat 2011 Çarşamba

Bize Zebani Gerekmez


Fenerbahçe kadın basketbol takımı, dün, FIBA Kadınlar Avrupa Ligi çeyrek finalinde, Spartak Moskova önünde farkı bir ara 15'lere çıkarmasına rağmen sahasından mağlubiyetle ayrıldı. Maç sonrasında Aziz Yıldırım, Taurasi ve Hacettepe Doping Kontrol Merkezi ile ilgili açıklamalarda bulundu. Bugüne kadar haklı olduğu kimi konularda bile sergilediği tutum sebebiyle haksızmış gibi görünen Aziz Yıldırım, yıllardır süregelen spor kültürümüzü çok net ve kısa bir cümleyle adeta özetledi:

"Belki de ilk defa Türkiye'ye gelecek Kadınlar Avrupa Ligi Şampiyonluğumuzu engellediler"

Evet, yapılan hata belki de bir Avrupa şampiyonluğunu engelledi. Art niyet var mıydı, yok muydu tartışmasına girmeye gerek yok. Lakin, bugün herkes biliyor ki Fenerbahçe'nin Avrupa'da kazandığı bir kupa bazı çevrelerde hoşnutsuzluk yaratır.

Bugüne kadar hep başarısızları kıstas alarak oluşturulmuş bir başarı eşiğimiz oldu bizim. "Biz elendik ama Fenerbahçe de elendi, demek ki biz o kadar da başarısız değiliz" ya da "Biz şampiyon olamıyorsak onlar da şampiyon olmasın, hem bu sayede biz de başarısız sayılmayız" diyebilecek kadar absürd zamanlarımız da oldu. Takımlar, renkler, kişiler değişse de bu düşünceler hep aynı kaldı . Herkesi başarısızlığa çekip, kötünün iyisi olma gibi bir durum söz konusu yani. Biz destek nedir hiçbir zaman bilmedik; kösteğin ise kralını yaptık.

Hikaye şöyledir:

"Cehenneme bir tur düzenlemişler. Her milletin adının yazılı olduğu hücreler içinde bir kazan, kazanda da kaynar zift varmış. İçinde insanlar kaynıyor, bir zebani de elinde sopa, çıkmak isteyenlere vuruyormuş. Bunlar o milletin günahlarıymış. Kaçmak istiyorlar, ama zebaniler bırakmıyorlarmış. Fakat, Türklerin başında zebani yokmuş.
Neden? Çünkü, zebaniye gerek yokmuş. Çıkmak isteyenleri, alttakiler aşağı çekiyorlarmış."


17 Şubat 2011 Perşembe

17.02.1963







23, 22, 21..........1, 0-- Mutlu yıllar Majesteleri

14 Şubat 2011 Pazartesi

Adios





Ronaldo Luís Nazário de Lima - RONALDO

Honours

Brazil Cruzeiro

Netherlands PSV

Spain Barcelona

Italy Inter Milan

Spain Real Madrid

Brazil Corinthians

National team

ndividual

1 Şubat 2011 Salı

Kocaman Değişim


Aykut Kocaman ile Şenol Güneş arasında başlayan münakaşa dahilinde A.Kocaman'ın yaşadığı kişilik erozyonunu anlatmadan önce bahsedilmesi gereken mutlak bir gerçek vardır: Şenol Güneş, Türkiye'yi aşmış(spor içi ve dışı) yegane teknik direktördür.

A.Kocaman, çoğu futbolseverin zihninde karakterli ve onurlu bir spor insanı olarak yer etmiştir. 1996 senesinde Ali Şen boyunduruğu altındaki Fenerbahçe kadrosunun Oğuz Çetin ile birlikte en önemli iki isminden biridir. Ligin sonunda Trabzonspor'a karşı alınan galibiyet ve gelen şampiyonluk sonrası "Kazandık ama Trabzonspor'daki arkadaşlarım için üzülüyorum" diyecek kadar duyarlı, sağduyulu bir insandır. Antrenörlük döneminde İstanbulspor'un bütün maddi sıkıntılara rağmen takımı terk etmediği, futbolcularına adeta bir ağabey edasıyla sahip çıktığı hemen hemen bütün kayıtlarda yer alır. Hatta o dönem takım için yaptığı fedakarlıklar "Kocaman Bir Adam" isimli kitabın ana teması bile olmuştur. Yani anlaşılacağı üzere, kirli sakalı, centilmenliği(bir maç sonrası el eile gol attığını itiraf edip fair-play ödülü almışlığı vardır), duruşu ve konuşmalarıyla biz futbol romantiklerine yakın duran bir isimdir.

Lakin, bugün Aykut Kocaman'ın geldiği nokta yukarıda anlatılanlarla hiç bir şekilde paralellik göstermiyor. Saha dışı sataşmalar, dikkatleri farklı argümanlar üzerine çekmeler(hakemler), rakip takım antrenörünün elini sıkmayışlar(Mourinho etkileri) küçüklüğümüzden beri beynimiz de yer etmiş Aykut Kocaman profiline hiç uymayan hareketler açıkcası. Bütün bu davranışlar Kocaman'ın yaşadığı kişilik erozyonun göstergesidir. Fakat, bu konuda herkesin atladığı bir bir realite var. Kocaman'ın bu dönüşümünin sebebi baskıyı üstünde hissetmesinden, şampiyonluk kaygısından, ya da herhangi bir Şenol Güneş düşmanlığından kaynaklanmamaktadır. Zira, Fenerbahçe'ye geldiği an değişimi gayri ihtiyari de olsa kabul etmiş bulunuyordu.

A.Kocaman, iki sene önce Fenerbahçe'ye sportif direktörlük yalanıyla getirildi. Daha kendisi bile ne görev yapacağını bilmiyorken biz kendisine en uygun yakıştırmayı yapmıştık: Ombudsman. Aziz Yıldırım'ın, neredeyse tüm Fenerbahçe taraftarının sempatisini kazanmış bir isme takım içerisinde pasif bir görev vererek başarısızlık anında oluşabilecek tepkileri azaltma maksadından başka bir şey değildi bu hamle. Bir de sezon içerisinde olası bir tökezlemeden sonra gerçekleşebilecek Daum şutlamasından sonra vakit kaybetmeden görevi Kocaman'a devrederek ligi en az darbeyle bitirme düşüncesi hakimdi tabii. İşte tam bu noktada başladı Kocaman'ın yaşadığı erozyon. Fenerbahçe'ye geldiği anda kişiliğinden ödün vermesi kaçınılmazdı. Çünkü şampiyonluğun sadece taktik işleriyle kazanılmayacağını biliyordu. Şampiyonluğun kazanamayınca gönderileceğini bildiği gibi. Saha dışı faktörlerin de kendisinden yana olması gerektiğinin farkındaydı. Yani kısacası, Fenerbahçe'de her göreve gelen, gücü alan insan gibi statükocu davranmaya mecburdu. Bu hareketler, Türkiye'nin en has futbol adamlarından birisini(Ş.Güneş) hedef alsa dahi şampiyonluk yolunda atılması gereken bir adımdı onun için.

Özetle, A.Kocaman karakter dönüşümü Fenerbahçe bünyesine girdiği anda başladı. Ben, kendisinin bunu bilerek, kabul ederek, göze alarak göreve geldiğini düşünüyorum. Tabii bunların hiç biri yaptıklarına mazeret olamaz. A. Kocaman'ın yaptığı hareketleri haklı gösteremez. Ama bana Fenerbahçe'ye, Galatasay'a ya da Beşiktaş'a gelip de kendisinden, kişiliğinden ödün vermeyen(ödün vermeden başarılı olabilen) bir insan gösterin ben de size mutluluğun resmini çizeyim.

Bknz: Güç İstenci ve Makyavelizm