27 Aralık 2013 Cuma

GERİM GERİM GERİLDİK VE SONUNDA MÜZİKLE DİRİLDİK


       Selamım Aleyk,

        İnsanoğlu, ben de dahil; yeni kelimesinin hep aralıksız, hatta durmaksızın yenilik getireceğine inandığından ve hiçbir zaman yaşadıklarından %100 memnun olamayan bir varlık olduğundan, hep daha güzelini isteyip hep daha iyisini arzuladığından, yeni yıla ister istemez farklı anlamlar yükleyebiliyor. Halbuki yeni yıl hep gelen ama gitmek bilmeyen avangart bir şey. Geliyor; gitmiyor. Bir iz, bir ses bırakıyor ve yaşamımızın içinde, tarihin bir yerlerinde birikiyor. Hepsi hepsi dünyanın güneş etrafındaki velodromda bir ısınma turu atıp, durmadan pedala basmaya devam ettiği bu olay; kimisi için sağlık, mutluluk ve huzur gibi soyut kavramlar beklentisi iken; kimi için yeni sıkıntılar, yeni sorunlar, yeni acılar, yeni hayal kırıklıkları, yeni yalanlar, yeni yalancılar, yeni ruhsuzlar, yeni uğursuzlar, yeni hayırsızlar ve hayırsızlıklara karşı yeni bir raunt. Benim içinse umut, umut kadirin ekmeği…

       Sebepsiz üç günlük dünya edebiyatımdan sonra asıl konuya girecek olursam; bu sene dinlediğim müzikal orgazmın, dilimdeki karşılığı bazı performansları biraderin yokluğunda sizinle paylaşmak için uğradım buraya. Geçen sene buna benzer bir şey etmiştik, (http://boraturkoglu.blogspot.com/2012/12/albumlerle-son-20-yl-radio-eksen-top-5.html)  bu sene etmezsek çükümüz düşer durumu gibi algılanmasın, rica ediyorum. Biraz özlem, biraz hasret, biraz da müzik sevdası tek derdimiz. Hani olman gereken günde ya da zamanda sokakta olmazsan, sokağa çıktığında yanında kimseyi bulamıyorsun ya; müzik öyle değil işte, o ne zaman isterse seni buluyor. Zaman, mekan, koşul fark etmeksizin seni yakalıyor ve seni iyi ediyor, onun için paylaşacaklarımı ne kadar “bu senenin” desem de 2013 ile sınırlandırmıyor, kulaklarınızın pasına sunuyorum.
        İnsan, yaşadığı sürece geride bırakmaya mahkum gibi. Malum olayların, çirkinliğin, kirlenmişliğin ve türlü saçma sapanlıkların bolca yaşandığı bu gergin yılın ardından sinirlerinizin biraz gevşemesi dileğiyle, bir sonraki yıla girerken elde kalacak anılarınızın size tebessüm ettirmesini temenni ediyorum, evet bunu sizin için yapıyorum, kendinize çok iyi bakın, rakıyı şaraba karıştırmayın.

       Şarkınız hiç bitmesin…

       Kiss Miss Peace…

                                                                                           KADİR CAN TÜRKOĞLU

                                            13- Foals - Late Night

 


12- Mumford and Sons - I Will Wait  
      
  


11- Arctic Monkeys – Do I Wanna Know?  



10- Of Monster And Men - Dirty Paws  



9- The Black Keys - Little Black Submarines  



8- Alt-J – Matilda  
                      
 


7- London Grammar - Strong  



6- Editors -Sugar

  


5- The National - Sea Of Love  



4- Anna Calvi - Eliza 



3- The Vampire Weekend - Obvious Bicycle  



2- Daughter - Youth

  


1- Pearl Jam - Sirens

  





25 Ekim 2013 Cuma

HİS DOLU HİSSİZLİK

       İçinde bulunduğun durumdan ötürü yaşadığın duyguyu tarif edememek değil de; bilmemek çok enteresan bir olaymış. İşin garibi; korku, kaygı, nefret, anlayış, empati; belki biraz olsun sevinç, hırs, güvensizlik... Daha nicesi... Hepsi bir arada nasıl yaşanır amına koyayım, nasıl olur? Şu an tüm bu duyguları aynı anda yaşıyorken bile sorguladığım şey, hepsinin nasıl bir arada olduğu. Adı ne, hiç kimse mi hissetmedi bunların tümünü aynı anda? Ya da herkes hissetti de bana sıra yeni mi geldi? Aldığım ah mı yarattı bunu, ya da hiç alakası yok, düzen mi bu? Düzene hep laf sokarız, kendi ütopyamızdaki düzenin ideal olduğuna inanarak: inandığım düzen bile daha güzel; baktığında bana güzel.
       
       İnsan hep çirkin dedik kendi çirkinliğimizi bilerek, hep bana yapılırsa da koymaz diye düşünerek hareket ettik, bu yüzden ettik zaten de; insanın en sevdiğine yapılması koyuyormuş aslında. Hele ki, en sevdiğinin en sevdiğine yapması daha beter koyuyormuş. Öyle pisliğiz ki, hala bir kulp bulma derdindeyiz. Kulbu, hatalı olan değil biz buluyoruz , bi umut hak veririz diye. Mağdurda biraz olsun kusur arıyoruz denge kurma isteğinden. Başkası yapsa "sikerler öyle şeyi" dediğimiz olayı, en sevdiğin yapınca olmuyor işte, sikemiyorlar. Olayın mağduru da en sevdiğin. En çok ona yapılırsa sikerler bu düzeni; ama olmuyor.

       Söze bağlı kalmayı öğretenin, sözünü tutmadığını görünce ne yapabilirsin ki? Sözün anlamı olmadığına mı inanırsın; öğretene mi lanet edersin; kıyamaz haklı bir yan mı aramaya çalışırsın?

       Mağdur, sen olayın tarafı olmamana rağmen hala daha sen mağdur olma diye uğraşırken, ona onun da hataları olduğunu söylemek nasıl bir itliktir? Benim yaptığım gibi bir itliktir.

       Kendisi aynı mağduriyete uğrasa ortalığı yakıp yıkacak; ama, en sevdiği kişi mağdur olmasına rağmen orta yol arayan aptal kimdir? O da benimdir.

       Her olayda işleyen düz mantık, bu olayda nasıl saçmalar? Şu sevgi duygusu, yeri geldiğinde seni hayatın en mutlu insanı yaparken; yeri geldiğinde seni nasıl bu hale sokar?

       Hiçbir şey anlaşılmaz, bok bir yazı oldu, gerek içerik gerekse küfürler için hepinizden özürler dileyerekten, şu şarkı tercüman olsun.



11 Eylül 2013 Çarşamba

MOLA


Dostlar, saygıdeğer blog takipçileri, kazara bu bloga gelmiş internet kullanıcıları, bildiğiniz veya bazılarınızın bilmediği üzere bu blogun sahibi olan Bora Türkoğlu kardeşimizi askere uğurlamış bulunuyoruz. Kendisi 5 ay boyunca bu ortamdan uzak kalacaktır. Temennimiz boş bulduğu vakitlerde bir şeyler karalaması, çarşı izinlerinde en yakın internet kafeye gidip, karaladıklarını bu blogda paylaşmasıdır. Yapamazsa da canı sağ olsun, döndüğünde toplu bir yazı olarak kendisinden talepte bulunuruz.
İşin özüne gelirsek, Bora arkadaşımız bana çok uzun zaman önce bu blogda yazı yazma yetkisi vermişti, ben ise bu yetkiyi gereğinden az olarak kullandığım için pek aktif olamadım. Yine, çok aktif olacağımın garantisini ne yazık ki veremiyorum; ancak mümkün olduğunca yazmaya çalışacağım. Bu siteye bir sebepten uğramış olan kullanıcıların affına sığınarak, Bora’nın sizlerde oluşturduğu beklentide yazılar yazamayabilirim. Özellikle, temelde spor odaklı bir blog olması ve benim spor alanında Bora kadar bilgili olmamam sebebiyle bu alanda çok fazla yazılar sunamayacağım. Belki daralırsam, yok yok o da olmaz.
Kendimce, biraz olsun bilgili olduğuma inandığım veya herhangi bir alanda görüşümü belirtmek istediğim konularla ilgili yazılar paylaşmaya çalışacağım. Beni bir geçiş adamı olarak görün, Cevat Güler deyin bana.

 En yakın zamanda görüşmek ümidiyle...


9 Eylül 2013 Pazartesi

Gitmek Kitaplarda Yazmaz


Ucuz viskiden bir bardak doldurdum kendime. Yanına da bir iki tane fındık... Viskinin ağızda bıraktığı kötü tadı silmek için yanında bir şeylere ihtiyaç duyarsın. Ucuz viski gariptir. Sen onun ucuz olduğunu bilirsin, o da, senin ancak ona yetebildiğini. En kötüsü, en kötü zamanda en iyisidir arada. Aslında her zaman bir şeylere ihtiyaç duyarsın. Bir yere giderken mesela. Yanında götüreceklerin, ne tür bir yere gittiğinin habercisidir çoğu zaman.

Hayatımın hiçbir döneminde kilide yer olmamalı benim. Bunu kapalı kapılar ardında kitap okurken fark ettim. Rüzgar sürekli olarak kapının çarpmasına sebep oluyordu ve bu durum fazlasıyla dikkat dağıtıcıydı. Kapı dilinin yalama olması, geriye kilitten başka çare bırakmamıştı. Rahat kitap okuma adına kendimi içeriye kilitledim. İnsanın hem bu kadar özgür, hem bu kadar sıkışmış hissettiği az zaman vardır. Kilitler sizi ve eşyanızı başkasından korumaz, sadece dış dünya ile bağlantınızı keser. Bir çeşit güvende hissetme hali. Ya da kandırmaca...

Ankesörlü telefon kartı... Hala daha kullanan var mı, bir yer dışında? Gitar penası olmak için fazla inceler. Kürdan için ise fazla kalın. Herkesin bir kontörü var bu hayatta. Azaldıkça ulaşılmaz oluyorsun. Kazanman için kazanman lazım.Yine de bir "dııttt" sesi fena olmaz. "La" notasından akort yapabiliriz. İçeride filarmoni orkestrası olduğundan bahsettiler. Tek ses zorunluluğu, herkesi birer koro sanatçısına dönüştürüyormuş. Ne de olsa, vatan ve bayrak sevdalısıyız.

Kolye takmayan bir insan, boynunda cüzdanla geziyor. İçinden çıkılması zor bir durum. Biriktirmelerin cüzdan yerine sosyal hayatta olduğu bir devirde, tüm değerlerimi boynumda değil, sırtımda taşımayı yeğlerdim.

Askılar olmasa hayat daha da yaşanmaz bir hal alır diyebilir misin? Bana göre toka, bazen de kül tablaları gibiler. Bir kolaylık sağladığı kesin. Ama sürekli ihtiyaç duymayacağın bir nesne. Her gün, kırışmasın diye askıya astıklarımız, kırışmış ruhlarımızın birer karşılığı. Bugün ilgiye ihtiyacım var, o halde renkli ve ütülü bir şey giymeliyim diye askıdan çekip aldığın, her gün binlerce kez değişme uğrayan ruhunun o anlık yansıması. Askılar hep sahte ve geçici olmuşlardır.

Kirli çamaşır filesi bir çeşit titizlik örneği. Temizlik nereden gelirdi? "Yaşadığı yere çöp atan, evladının hayrını göremez - Hz. Muhammed" yazsını gören, peygamberimiz böyle bir laf mı söylemiş yaa deyip, çevreci olup olmamak arasında tereddüt ediyor. Şaşırıyor. Ben de şaşırıyorum, hemen hemen her gün. Kıyafetler kirli olsun. Düşünceler temiz olduktan sonra...

Bakıyorum da, herkes aynı kıyafeti giyer oldu artık. İnsanları birbirinden ayırmak çok zor. Tişört, pantolon, ayakkabı, saçlar... Herkes herkese benziyor. Dışarıda bir askerlik var sanki. Oysa, o yeşil renkli kıyafetler tam da dışarıda kendiliğinden gerçekleşeni uygulamak içindi. O zaman ne diye haki yeşili iç çamaşırı? Bazen omzunda bir çizik ayırt ediyor seni. Çenen ve burnun ele veriyor kim olduğunu. Bazen çenen dolayısıyla Avarel'sin, bazen tahra burunlu Crispin Glover. Varsa karizman, Adrien Brody... Matrix'i de es geçmeyelim; "You are not your fucking Khakis" diyordu şarkıda...

Bardak yarıya geldi. "Baba ben ne zaman askere gideceğim" dediğimi hatırladım. Cevap da arkasından tabii: "Büyüyünce oğlum". Dışarıda olmayı kitap okumaya tercih ettiğim zamanlarda büyümenin matah bir yanı olduğuna inandırdılar hep. Kitap okumamama rağmen, kitaplarda yazmadığını düşündüğüm şeylerin peşinde olmam ne garip. Nasıl yumruk atacağınızı, ancak yumruk yediğinizde öğrenirsiniz. Beyin, okuyarak her geçen gün daha fazla virüsle doluyor. Çünkü yediğin her yumrukta hücrelerin ölüyor ve akıl daha da savunmasız hale geliyor. Çok okuyan mı bilir, çok gezen mi hala bilmiyorlar. Keşke birinden biri eksik kalsaydı. Sanılanın aksine, insan bilmediğinden korkmaz. Bilinen daima daha ürkütücüdür. Klişeler her zaman yanlış olmuştur zaten. Neymiş, Ankara'ya gitmenin en güzel yanı İstanbul'a dönmekmiş. Gitme fiilinin ana konu olduğu bir ortamda nereye sorusu beni çok sinirlendiriyor. Ne önemi var ki, gidiyorsun işte. İyi bir şey olsa gelmek tek başına yeterli olurdu. Onu da sen kullanmazdın. Bu işin hep bir karşı tarafı vardır. Bu edebiyatçılar da çok oluyor. Kitap her yerde karşımıza çıkıyor.

Bardak bitti. Tüm acılığına rağmen içebildiğime göre biraz büyümüşüm. Belki de askerlik yaşım gelmiş. Bu sefer de, "Baba ben nasıl askere gitmeyebilirim" diye sormak isterdim. Yoksa bir kitap mı okumayalım? Doğru sorulara doğru cevaplar nerede bulunur? Bir şeyleri yapmak, isteyip istememekle alakalı değil artık. Özgürmüşüz. Kelimeler olmasa ne yapardık, bilmiyorum. Bu zamana kadar hep onlara sığındık. Dağarcığımız yettiğince. Bir yere gitme mecburiyetinde olan, en adi viskiyi içen nasıl özgür olabilir, birisi anlatsın. Bu konu da kitaplarda yokmuş. Kilit, askı, boyun cüzdanı, yeşil renkli iç çamaşırı, kirli filesi... Peki ya kitap? Götürebiliyor muyuz?

İçim çok yanıyor. Bir duble ucuz viskiyi kafama dikmiş gibiyim. Gideceğim aklıma geliyor, yanma daha da artıyor. Geliriz elbet ama, bir gün sokakta kitapsızlar tarafından söyleneni hiç unutamıyorum. En iyi gitmenin amına koyayım demişlerdi. Demek ki kitap da gidecekler listesinde. Çünkü gitmek kitaplarda yazmaz.

24 Ağustos 2013 Cumartesi

I Did It My Way


NBA'i çok ucundan yakalayan bir kişi için bile Allen Iverson'ın anlamı vardır. Emekli oluyormuş. Haliyle ortalıkta bir sürü video ve yazı dolaşıyor. Hepsi, uzun soluklu düşüncelere sürüklüyor beni. O, NBA'i daha ilgili seyrettiğim dönemlerin baş aktörlerindendi. Ne garip, bilgiye erişmenin daha zor olduğu dönemde daha fazla takip ediyorduk. Bir şeylerin kolay olması tat vermiyor sanki artık. Iverson'la ilgili aklımda birçok hikaye var. Hip-Hop kültürü, Reagen dönemi politikaları, büyüdüğü çevre, giyim markası FUBU, arkadaşlarına bağlılığı, nereden geldiğini unutmaması, meşhur Skip to My Lue hareketi, Michael Jordan'a attığı crosover ve hiç unutamadığım 2001 konferans yarı finali. Philadelphia ile Toronto karşılaşmıştı. Bir Iverson atıyordu bir Vince Carter. Bi Iverson maç alıyordu, bi Carter. Yedi maçlık seri sonunda gülen Iverson oldu ve Carter'ın hiçbir zaman gözlerimin önünden gitmeyen basın toplantısı gerçekleşti. Carter, üzüntülü bir ses tonuyla "Maybe next year" demişti. Ne zaman bir şey için çok çaba sarf edip başarısız olsam, aklıma direkt bu seri gelir. Bana göre kaybedeni yoktu, sadece adet yerini bulmuştu. İşte Iverson o kadar önemliydi benim içim. Onu izlerken sadece basketbol ve atletizm değildi baktığım, hayattan bir şeyler vardı hem parkede, hem de vücudundaki dövmelerde. Başkaldırı, asilik, stil, kendini var etme ve daha bir sürü kelime... Larry Platt'ın Iverson'la ilgili kitabında bahsettiği gibi, Frank Sinatra'nın My Way şarkısı aslında tam da bizi AI methiyelerinden ve portrelerinden kurtaran cinstendi. Güzel adamdı.



7 Temmuz 2013 Pazar

Dikkat Köpek Var

Uzan zamandır köpekler hakkında düşünüyorum. Etrafta çoklar zira. Her yerdeler ve havlamanın ötesine geçtiler. Ne vakit düzen karşıtı bir protesto gerçekleştirilse, ortalık hemen düzen yanlısı köpeklerle doluyor. Düzeni gerçekleştirenleri koruyorlar. Biliyorsunuz, köpekler sahiplerine sadıktır. Ama gelinen noktada bir farklılık var sanki. Güç vampileri, köpeklerin sahipleri mi, yoksa bakıcıları mı? Bakıcıya sırt çevirmek kolaydır. Daha fazla yemeğe bakar hayvan. Bunu en iyi kediler bilir. Sahipleri yoktur. Bakıcıdır, ona her yemek veren. Kelime önemli. Hiçbir zaman doğrusunu bulamıyoruz çünkü. Bana kalsa, bunlara düzenin koruyucuları değil, olsa olsa düzenbaz derim. Ama bahsettim ya, kelime seçiminde ayrılıyoruz. Tıpkı fikirler gibi.

Berkun Oya, Radikal’deki köşesinde “Türkiye, sahibini ısıran köpektir” diye yazmıştı bir keresinde. Birkaç hafta geçmeden tekrarladı bu cümleyi. Belli ki bir şey anlatmak istiyordu. Söylediği mantıklı gibi geldi ilk başta, ama tam da anlamamıştım. Köpek kim, sahip kim? Sonra şöyle bir sonuca vardım; köpek de, sahip de aynı kişi. İnsanlar kendilerini ısırıyor ve bitiriyor. Yine de bunu mu demek istedi bilmiyorum. Biraz daha kafa yormam lazım galiba.

Kelime seçimi demiştim. Yazılışları farklı, anlamları aynı olanlar var. Fakat nedense, bir tanesi, her seferinde kötü bir izlenim bırakmak için özellikle tercih ediliyor. Ediliyordu. Köpek ve it gibi mesela. Birine köpek deyince pek alınmazdı önceden. İte ise çok kızardı. Devir değişti. Köpek de diyemez olduk. Meğer, bir yerden, köpeklerin gökkuşağının güzel renklerini göremediğini duymuşlar. Şarkı vardı öyle, onu işitmiş olabilirler. Demek istediğim, artık o yüzden çok kızıyorlarmış. Ee, güneş olmadan gökkuşağı olmaz desen, bu sefer de yazılışları aynı, anlamları farklı kelimeleri anlatmak zorunda kalacaksın. Dert bitmiyor. Hepsine kızıyorlar nasılsa. Laf söylemeye gelmiyor. Artık ne dersen de…

Dış cepheleri statü sembolü şeklinde dizayn edilmiş evleri görmemiz için lüks bir mahalleye gitmemize gerek yok artık. Ama farklı bir noktaya değinmek istiyorum. Bu tip evlerin vazgeçilmezleri vardır. Bahçeyle çevrelenmiş arazinin giriş kapısında “DİKKAT KÖPEK VAR” yazar hepsinde. Neden peki? Köpek ısırır. Köpek caydırır. Köpek korkutur da ondan. Çok girdim ben böyle evlere. Hala daha da girerim. Ortalıkta ne köpek gördüm, ne başka bir hayvan. Ama artık anlıyorum. Hem tabelayı, hem Berkun Oya’yı, hem de düzeni. Esas köpek yaşayanlarmış. Tabelaya it yazın bari. 




19 Mayıs 2013 Pazar

Ters Evrim


Amerikan psikiyatrist Robert Lifton, insanların tüm faaliyetlerinin ardındaki itici gücün ölümsüzlük peşinde koşmak olduğunu söylüyor. Lifton'a göre ölümsüzlük arayışında olmanın dört türü var; Dinsel (ruhun ebedi varlığı), biyolojik (zürriyet vasıtası ile neslin devamı), yaratısal (resim, heykel, ve icra edilen nesnenin kişi öldükten sonra da varlığını koruması, tarihsel (her birimiz, her eylemimizle yaratıyor ve tarihin parçası haline geliyoruz ya da getirtiyoruz). Bugünlerde bu dört türden hangisinin daha baskın olduğunu düşünüyorum. Dış dünyada gerçekleşenler ise konu hakkında bazı ipuçları veriyor.

Doğduğun anda Müslüman'sın. Çok manevra alanın yok. Zaten sana da pek sormuyorlar. Etrafta hemen hemen her yerde din vurgusu yapılıyor. Artık sadece ruhani de değil, statü ve prestij demek aynı zamanda. Kime göre ve neye göre olduğunu açıkça ifade eden ise, her nedense yok. Neslini devam ettirmek, fizyolojik bir ihtiyaç olarak baş gösterse de, çocuk, günümüz proje insanının (doğarsın, okulu bitirirsin, iş bulursun, eş bulursun, çocuk yaparsın) son çalışma sahası. Resim deyince aklıma Kenan Evren'in gelmesi sadece benim suçum olamaz. Ya da heykel deyince ucubenin... Yine de, sanat hakikaten eskimez gibi duruyor. En azından farklı bir coğrafyada öyle olurdu. Zaten herkes bir şekilde kitap yazıyor. En kötü senaryoyla, yapay üretim de olsa bir hayat hikayesi kendiliğinden otobiyografiye dönüşüyor. Beğenmezsek diyet ve şiir kitapları da sırada bekliyor. Son kısım ise bana en ilginç geleni. Tarihsel... Nedir bu tarih? Bir laf söyleniyor, tarihi oluyor. Bir spor takımı her zaman tarihi sınavına hazırlanıyor. Bir başarı kazanılıyor, tarihi  damgası vuruluyor.

Eduardo Galeano ismini duymuş olabilirsiniz. Kendisi, insanlığın ilk zamanlarına dair fazlasıyla "tarihi" laflar ediyor. Hayvanlar krallığı döneminde ilk çağların savunmasız yaratığı olan insanın nasıl hayatta kaldığını anlamlandırmaya çalışıyor. Pençesi olmayan, sivri dişlerden yoksun, yoğun koku alma meziyeti bulunmayan insanların birbirleriyle paylaşmayı öğrenerek ve birlik olarak yaşamını devam ettirdiğini savunuyor. Fakat gelinen noktada, ben merkezli, bencil insan uygarlığının o dönemde bir dakikadan fazla hayatta kalıp kalamayacağını da merak ediyor.

Dikkat etmişsinizdir, internet ortamında en çok tıklanan resimler ve en çok izlenen videolar genelde hayvanların insanlardan daha çok insan gibi davrandığı anlar. Bir deniz aslanı, onu izleyen küçük kızın düştüğünü görünce kaygılanıp duruyor mesela*, ya da bir at sanki bir sevgiliymişçesine sarılıyor bir kıza*. İnsanlıktan umut kesilmiş gibi. Hayvanlar bari insanları sahipsiz bırakmasa.

Dünyanın gelecekte var olması, ancak bizi hatırlayan insanlar olacaksa önem taşıyor. Yoksa çıkıp da bir kişinin kendisiyle ilişkiye gireceğini sanmıyorum. Kendisi için sanata yöneleceğini ve sadece yaşadığı dönem için bir eylemde bulunup, bunun için tarihi ifadelerini kullanacağını düşünmüyorum. Ölümsüzlük peşindeyiz. Galeano'ya göre ters evrim geçiriyoruz. Hayvanlar, bize, bizden daha çok insan gözüküyor. Herkes insan, her şey tarihi. İnsan. Tarih. Peki insanlık tarihi?

"Tarihi" not: Sadece klibi izleseniz yeter

29 Nisan 2013 Pazartesi

Benden Selam Söyle Anadolu'ya



Sırf yukarıdaki karikatür yüzünden bazı zamanlar anneannemin Girit, dedemin Selanik bağlantılarının olduğunu söylemediğim oluyor. Olsun varsın; eskiden beridir Yunan halkına bir yakınlık hissederim. Bunun için birkaç kuşak öncesine geri dönmeye ihtiyacım yok. Coğrafi olarak da yakınız zaten, İzmir ve Fethiye uzak diyarlar değil. 

Aylar öncesinde izlediğim bir belgeselde kriz illeti sebebiyle her gün mükellef sofra kuran ve keyifli bir şekilde içki içen Yunanların, artık bu rutini haftanın sadece iki gününde yapabildiklerinden bahsedilmişti. Dedim ya, güzel insanlar ve hala güzelliklerini korumaya çalışıyorlar. Alın size yakınlık kurmak için bir sebep daha.

Aydın yöresinde doğan babam, bundan seneler evvel Dido Sotiriyu’nun bir kitabını okumamı önermişti. Aslında iki milletin senelerce nasıl da içli dışlı, kardeşçe yaşadığını anlatan güzel bir roman. Aldık, okuduk. Son oynanan Olympiakos – Anadolu Efes maçından sonra da aklıma bu kitap geldi. Serinin galibi Olympiakos oldu, Efes’i kendi topraklarına geri gönderdi. Kitabın adı, Benden Selam Söyle Anadolu’ya idi...

13 Nisan 2013 Cumartesi

Guernica: Türk sporunun tablosu

İlkokulda beden eğitimi diye bir dersin dönem müfradatındaki varlığından haberdar değildim ben. Varsa yoksa matematikti bizdeki dert. Soru çözerdik, sorun ne zaman çözülecek diye beklerdik. Çıkarırdık, çarpardık, bölerdik... Toplayamazdık bile; sırf aklımız topa kaymasın diye. Zihinden Problemler bizim kutsal kitabımızdı sanki. Sorsan, “Beyin cimnastiği” idi ama yaptığımız. Beden eğitimine en çok yaklaştığımız an da, bu iki kelimenin geçtiği vakitti zaten. Küçüktük, kandırıldık...

Ortaokulda resim diye bir dersin müfredattaki varlığından da haberdar değildim ben. Yine matematik sorusu çözerdik. Önümüze koyup, resim çizmeyi planladığımız kağıtlar, problemin yaz bozu olurdu bizde. Çok nadiren de olsa, o rakamları rastlantısal olarak birleştirdiğimizde, çaresizliğin güzel bir resmi çıkardı ortaya. Resime de en çok yaklaştığımız an, bu andı işte. Ergendik, kandırıldık...

Türkiye’deki en büyük kitle imha silahları olan futbol ve basketbol, son bir hafta boyunca spor dışı bütün haber sayfalarını süsleyebilecek cinstendi. Yeşilgiresun Belediye – Trabzonspor Basketbol, Gaatasaray M.P – Pınar Karşıyaka ve Antalya BŞB - Beşiktaş arasında oynanan basketbol karşılaşmalarının öncesinde ve sonrasında olaylar çıktı. Topun ağırlığının ve şeklinin yer değiştirdiği diğer cephede ise, bir takımın teknik direktörü çıkıp, zaten karışık olan hadiselerin üzerine benzin döktü.

Hiç unutmuyorum; matematik için özel ders aldığım küçük yaşlarda, öğretmenin kurs odasındaki bir tablo hep dikkatimi çekerdi. Saatlerce ona bakardım. Her tarafından ayak, kafa, göz, beden fışkırır hali vardı tablonun. Öyleydi hatta. En zor matematik sorusundan daha zor gelirdi bana. Bütün soruları çözebilecek gibi hissederdim, ama duvardaki o resimde ne anlatılmak istendiğini kavrayamazdım. Ters bakardım, düz bakardım, yanına sokulurdum, bazen daha da uzaklaşırdım.

“Sporda istenmeyen olaylar” başlığı altında hemen hemen herkes yorum yapıyor günümüzde. Yazılıyor, çiziliyor, yorumlanıyor, en çok da soruluyor. En baştaki geliyor, “Kim yaptı bunu, kimler yapıyor bütün bunları?” diye soruyor. Polisi çıkıyor soruyor, bürokratı çıkıyor soruyor. Sporcusu, yöneticisi, malzemecisi, okuyucusu, herkes soruyor. O kadar ki, geçenlerde soru sırası bana bile geldi. Telefonun diğer ucudaki “Kim yaptı bunu, kim yapıyor bütün bunları?” diyerek karşılık umdu benden. Nasıl cevap verebilirdim ki, bir kez bile bedenini eğitememiş biri olarak, gerçekleşenleri nasıl bir çırpıda resmedebilirdim? Matematikti benim işim. Sayılarla uğraştım ben hep.

8 Nisan (Dün) 2013 itibariyle Pablo Picasso’nun ölümünün üzerinden tam 40 yıl geçti. Tablolarını ve hikayelerini ise yıllar eskitemiyor. Söylentiye göre, II. Dünya Savaşı sırasında Paris’te yaşayan Picasso, bir Gestapo tarafından sorgulanıyor. Nazi subayı ressamın evinde, Picasso’nun Nazi Almanyası’na ait 28 bombardıman uçağının, 26 Nisan 1937’de İspanya’daki bir Bask şehrine düzenlenen Yıldırım Savaşı’nı (Blitzkreig) konu alan Guernica tablosunu görünce “Bunu siz mi yaptınız?” diye soruyor. Picasso da, “Hayır, siz yaptınız” cevabını veriyor.

“Beyin cimnastiği” yaptığım sırada, o kurs odasında bulunan tablo ile ikinci kez spora yaklaşmış olabilirim. Bütün buları kimse yapmıyor. Siz, bazen de biz yapıyoruz. Belki de büyüdük, hala kandırılıyoruz...


25 Mart 2013 Pazartesi

İki Bira


Bu hayat fazlasıyla rakamların kontrolü altına girmeye başladı. Plazadaki 5 liranın peşinde, sokaktakinin 3 kuruşluk aklı yok, geri kalanlarınsa güzelliği 10 para etmez. Peki ya sen? Gel, seni de anlatayım...

0'dan 9'a kadar birbiriyle ilişkiye giren sembollerin esirisin artık sen. Otobüsün nereye gittiğine bakmazsın. 129T yazıyorsa binersin. Aynı yere farklı bir araç gidiyorsa da, bundan haberin olmaz senin. Sadece rakama odaklanırsın.

30'a gelince evlenmek esastır diye geçirirsin aklından. Hayatında kurduğun düzenin ve karşındakinin bir önemi yoktur senin gözünde. 30 sınırı, “kritik” olarak işlenmiştir zihnine.

Türkiye'de çocuk sayısının ideali eskiden 2’ydi, duruma göre 1’di, artık 3 oldu. Sen buna uyarsın, sonra da, “ufaklıkları çok sevdiğimden” dersin.

Bir işe girmek için 2 bin vazgeçilmez bir eşik durumundadır senin için. Aşağısı az gelir. Azdır da zaten. Ama çoktur da aynı zamanda.

Sana göre 2-0 net bir galibiyettir, bazense 3-0'da diretirsin.

Film açarsın, IMDB’de 6’dan az puan almışsa kapatırsın.

Zorunlu eğitim 12 yıl dersin. 7 yaşından sonrası seni hep geriye götürmüştür oysa.

İşe 8’de girer, 5’te çıkarsın.

Müzik dinlersin, 4 dakikadan uzunsa sıkılırsın.

Kitap okursun, 50’ye kadar konuya girilmemişse, “ehhhhh” deyip atarsın.

Yukarıdakinin hakkı 3’tür diye inandırmışlardır seni hep, ama daha kimsenin 1’den fazlasını görmediğini bilirsin. Reenkarnasyonu zaten hiç aklından geçirmezsin.

6/49 için rüyana giren rakamı da oynarsın, sana uğursuz geleni de yazarsın. Kendince totem yaparsın.

Oda sıcaklığını seversin. 20’nin altı ve 25’ün üstü sürekli sıkıntı yaratır sende.

Hayatına ortalama bir yaşam ömrü biçersin. “70, bana yetmiş” dersin.

Ve tüm bunları düşünürken belki bir sürü bira içersin. Fakat birisi gelip, “Kaç tane götürdün?” diye sorsa, cevap olarak hep 2’yi verirsin. Hayatında yaptığın tek doğru işlemin, aslında yanlış yaptığındır senin. Biraları sayamazsın, çünkü saymazsın...

  .

16 Mart 2013 Cumartesi

Beşiktaş'ta Bir Ev

Biraderimiz, “Beşiktaş’ta bir ev” kalıbıyla var olan duygu yoğunluğunu ateşe veren ilk kıvılcımı yaktı sağ olsun. Evet, bir ev vardı. Geleni bol, gideni azdı. Yolu da yokuştu. Acep ne işti...

Bugün itibariyle anahtar teslim edildi. Olabildiğine dökük ve eski olan o ev bile, öylesine sevilmiş ki, son zamanlar evden çıkmamamız adına para teklif eden sevdiklerimiz bile oldu. Var olsunlar... Ama kusura bakmayın arkadaşlar, evi müze yapamayacağız. 

Fethiye'deki ve İzmir'deki paylaşım anlayışının hüküm sürdürebileceği sayılı yerlerden olan Beşiktaş, kapanış şarkısı olarak bu zamana kadar hep Pearl Jam'den Black dinledi. Elde yolluk tutmak suretiyle "We belong togerther" diyen ağızları inkar etmeyin. Bu kez değişiklik yapıyorum. Deniz Ç'nin ardından Fikogol de veda dedi malumunuz, varsa içinizde feda diyen, "son" şarkısını yorum kısmına yazsın. Ben eklerim, bana getir...



Eve davet etme şerefine erişemediğim, fakat farklı bir yerlerde de olsa, aynı havayı soluduğumu düşündüğüm bir babadan geldi... sağ olasın hiç...



Ahmet Emre'den...

8 Mart 2013 Cuma

Gün Olur


Günleri birbirinden farklılaştırmak adına yaptığım tek değişiklik, 24 saat dilimi arasında içilen bira adede odaklı son zamanlarda. Zihne, meşguliyet tedavisi uygularken en sonunda anlıyorsun ki, aslında yaptığın daha da yorulmaktan başka bir şey değil.

Yukarıdaki fotoğrafı bir başka blogda gördüm. Bir anlığına da olsa suyun altındaki kişi yerinde olmak istedim. Sıkkınlığın her ne kadar sadece mekansal kaynaklı olduğunu düşünmesem de, gözümü kapatıp hayal ettim. Ve aklıma aşağıdaki video geldi....

Orhan Veli iyi demiş, "Gün olur alır başımı giderim..."

5 Şubat 2013 Salı

Amatör


Ocak ayından oynanan Süper Amatör maçından... Kuştepe - Özyavuzselim...

31 Ocak 2013 Perşembe

Fuentes'in gölgesinde: Bir kelime bir işlem



Lance Armstrong’un Oprah’a verdiği röportajın üzerinden neredeyse iki hafta geçti. Ve ben hala tüm yaşananları anlatacak tek bir kelime arıyorum, her şeyi özetleyecek tek bir tanım. Yalan değil, yüzkarası değil, zorbalık değil...

1980-1999 arasında doğanları ‘Y Kuşağı’ olarak tanımlıyorlar. Teknolojiyi hayatlarının önemli bir simgesi yapan; çalışmayı sevmeyen, eğlenceyi ve kazanmayı ise şart koşan bir yaş aralığı. Yıllara karşı gelemeyiz ya, ben de bu sınıfın bir üyesiyim. Kolaya kaçmak istiyorum. Hala tek bir kelimenin peşinde olmam başka nasıl açıklanır ki?

İki gün önce Fuentes davasının fitili ateşlendi. Belki de, spor tarihinin gelmiş geçmiş en büyük doping davası. İspanya polisinin Dr. Eufemiano Fuentes’in evinde anabolik steroid, transfüzyon ekipmanları ve iki yüzden fazla donmuş kan örnekleri bulduğu baskının üzerinden neredeyse yedi yıl geçti. Depremin merkez üssü, 2006’daki meşhur Puerto Operasyonu...

İspanya’daki Ceza Hukuku’nda dopinge karşı herhangi bir yaptırım olmadığı için kovuşturma daha önceleri sekteye uğramış, dava tarihi birkaç kez ertelenmişti. Fakat Fuentes, şu an toplum sağlığını tehdit etmekle suçlanıyor ve savcılar, kan transfüzyonu sırasındaki hijyen eksikliği konusuna odaklanmış durumda. İlk duruşma ertelendi. Nihai karar ne zaman verilir meçhul. Ortalıkta mart ayı konuşuluyor. İşin kötü yanı ise, bunların beni ilgilendirmiyor olması. Mevzunun zamanında ya da mekanında değilim. Kelimeyi arıyorum ben. Zihnimdeki tüm her şeyi ortaya döküp, bir anda ağzımdan çıkacağını umduğum kelimeyi...

Biliyorum, bisiklet her zaman dopingle beraber çağrıştırıldı. Kökeni Zulu kabilesinden gelen ve savaşlarda cesaret vermek amacıyla üzüm posasından üretilen “dop”,  bugün sanki bisikletin freniymişçesine telaffuz ediliyor. Evet, kayıtlara geçen ilk doping olayları 1865 yılında yüzme, maraton ve şaşırtıcı olmayacak şekilde bisiklet yarışlarında fark edildi. Tamam, günümüzde Eddy Merckx ismi zikredildiğinde insanlar onu sadece bir spor kanalının verdiği belgesele konu olan bisikletçi olduğunu zannedebiliyor. Doğrudur, 1998’deki Festina olayı, bugün Fuentes davasında önemli role sahip WADA’nın kuruluşuna zemin hazırladı. Hatırlıyorum, geçmişte Jan Ullrich ve Ivan Basso’nun başına gelenler daha dün gibi. Ve evet, Fuentes’in iki yüze yakın müşsterisinin elliden fazlası bisikletçi... Ama şunu sormak gerekiyor; neden sadece bisiklet bu acıyı çekmeye mahkum edildi?


Fuentes’in müşterileri arasında futbolcu ve tenisçilerin de olduğu artık sadece söylentiden ibaret değil (kendisi de itiraf etti). Geçen eylül ayında bisiklet sporcusu olan  Jesus Manzano, Fuentes’in kliniğini dünyaca ünlü futbolcuların ziyaret ettiğini söylemişti. Daha önce soruşturmaya tabi tutulan Fuentes, futbolcu isimlerini söyleyemeyeceğini, ölüm tehditleri aldığını, ağzından çıkacakların tüm ailesine problem açabileceğinden bahsetmişti. Buna paralel olarak, İspanya hükümeti, sadece kendilerinin bildiği sebeplerden ötürü futboldaki  dopingcilere ilişkin tüm erişim kanallarını engelledi.

Fuentes, 2000-01 yılında Las Palmas kulübünün “reyiz” doktoruydu. Las Palmas – Rayo Vallecano maçının soyunma odasında Epo enjekteli şırıngalar bulunduktan sonra Fuentes de görevini bıraktı. Tabii futboldaki doping olayları çok çok daha eskiye gidiyor. İtalyan futbolcu Ferruccio Mazzola, dokuz yıl önce yayımladığı kitabında “Grande Inter” döneminin performans arttırıcı ilaçlarla beraber anıldığını yazmıştı. Kim bilir, insanların ezbere bildiği Helenio Herrera, belki o kadar büyük bir antrenör değildir. Edgar Davids ile Jaap Stam’ı kim unutabilir ki? 1998 Dünya Kupası’nı kazanan Fransa Milli Takımı’nın kaptanı Marcel Desaily, “Doping, futbolun içerisinde var, bunu inkar etmek aptallık olur” dediğinde kimsenin şaşırıp kaldığını hatırlamıyorum. 2004’te Arsen Wenger, Arsenal’e gelen yeni oyuncuların kan değerlerinin normalin üstünde olduğunu açıklamıştı. 2006’da Marsilyalı oyuncu Jean-Jacques Eydelie, otobiyografisinde 1993 Şampiyonlar Ligi finali öncesi takımının doping yaptığını yazmıştı. Matias Almeyda, Parma döneminde kullanılan vitaminlerden bahsetmişti...

Kimse sporun temiz olduğuna inanmıyor. Balco skandalı sonrası Marion Jones hayranları ne hissettiyse, bugün Lance’le büyüyenler benzerini, hatta çok daha fazlasını tecrübe ediyor. Fakat futbol, her ne şekilde olursa olsun, dokunulmazlığını sürdürmeye devam ediyor.

Başarı kazanıldığında sahibi tektir. Bir kişi, hep en büyük payı alır. Başarısızlıkta ise herkes suçludur. Tıpkı doping yapan sporcuların hepsinin aynı derecede suçlu ve başarısız olduğu gibi. Bisikleti de, futbolu da eşit derecede töhmet altında. En azından öyle olması gerekiyor. Fakat Orwell’in de yazdığı gibi, çiflikteki bütün hayvanlar eşitken, bir domuz çıkıyor ve “Evet eşitiz, ama bazılarımız daha eşit” diyor. Futbol, sporu; para da, futbolu yönetiyor. Endüstri, kendi yarattığı kahramanları zamanı geldiğinde teker teker tahtından indirmesini iyi biliyor.

Ben ise hala kelimelerin peşinden koşuyorum. Bulamayacağım, sözcük haznemin yetmeyeceği, soyutluğun zirvesideki, bilinç akışının ulaşamayacağı kelimelerin peşinden... Zihin, kelimeyi bulamadığı gibi, ortada dönen rakamlardaki sıfır basamaklı sayıları hesaplamaya da yetmiyor artık. Bu kovalamaca devam ediyor, edecek de, ama şu sözü şiar edinmekten hiçbir zaman geri kalmadan; “Sebebi her zaman paradır...”