31 Aralık 2022 Cumartesi

Ben En Çok Duvarlardan Utandım

Dört duvar arasında tek bir yatağın olduğu odada uzanmış, dünyayla kavga ediyordum. Düşünmek için gözlerimi kapatmama gerek bile yoktu. Duvarlar o kadar beyazdı ki, aklından ne geçiriyorsan onu veriyordu sana. Gözlerim büyük bir projeksiyon lambası gibiydi. Sanki o duvarlar gerçekti. O gün ev sahiplerini yansıttım soldaki büyük olana. Yumruk artıp duruyordum sürekli. Her seferinde aynı şiddette karşılık veriyordu. Hiç mi utanman yok ulan, diyordum. Vallahi yok, diyordu. Beyaz eşya tamircisine geçtim sonra. Bir süre sonra anladım ki, onun da utanması yoktu. Manav, galerici, maliyeciler, polis derken bir baktım utanan kimse yoktu. Sonra kendi kendime şunu sordum: Ben neden utanıyorum?

Bana hep kibar olmamı, kötülükle karşılaşsam bile çizgimden çıkmamamı nasihat ettiler. Çizgimi çekenler, nasihat edilenlerdi. Nasihat edenler, kibar insanlardı. Aynılar aynı, ayrılar ayrı taraftaydı. Ama onların idealize ettiği dünya, sokağa adamını attığında anda son buluyordu. Sokak sertti. Sokak soğuk, karanlık ve acımasızdı. Sokak kötü bir tecrübeydi ama geçirilmesi gereken bir hastalıktı. Sonuçta ekmeği bulmak ve almak için sokağa çıkmak mecburiydi. Vücudun o mikropla tanışması gerekiyordu. Tanışacaktı ki, bir daha hastalanmayacaktı. Öyle olmadı tabii. Binlerce kez hastalandı. Çünkü insan, mutasyona uğrayan en alçak mikroptu. En aşağılık, en kalıba uymayan, en ölmek bilmeyen... Bizler ise, kalaşnikoflarla donatılmış bir savaşa çakıyla giren organizmalardık. Tüm bu adaletsizliğe rağmen çakıyı her çekmeye hazırladığımızda beynimize işlenmiş nasihatler çıktı karşımıza. Tıpkı birer el freni gibi. Karşılık vereceğimiz her an durdurulduk. İçimizdeki öfkeyle sürekli olarak baş başa bırakıldık. En büyük sınavımız, daha doğrusu savaşımız buydu bizim. 

İlk başta sandım ki, susarsam geçer. Sonra anladım ki, kimse susamaz. Dünyaya ayak basmış hiçbir insan bugüne kadar sessiz kalamadı. Ne kadar efendi olursan ol. Ne kadar sessiz, ne kadar içine kapanık, ne kadar tutuk... Çünkü hayat bir antitezden ibaretmiş. Hep bir sunulan var, bir de sunulana verilen cevap. Karşılıksız kalman çoğun zaman mümkün değil. Zaten, susmak da, bir cevap verme şekli. Dil yoksa da; gözlerin, ellerin, vücudun bir şekilde anlatıyor hadiseyi. Kafandaki saç, yüzündeki sivilce, dirseklerindeki sedef, ellerindeki vitiligo çok şey söylüyor dinlemesini/görmesini bilene. Buna rağmen hep biliyordum ki, içselleştirilmiş mağlubiyet sonrası öfkem eninde sonunda geçecek ve vicdanım rahat bir şekilde yaşamaya devam edeceğim.

Nasihat çizgilerimi zaman zaman aştım tabii. Arada yalan attım, küfür ettim, osurdum, burnumdan leş gibi sümük çıkardım. Sağa sola baktım, kimse yoktu. Beyaz duvarlar ve yataktan başka. Eminim ki, o anlarda, o odada yalnızca ben vardım. Ama bu gerçeğe rağmen her seferinde duvarlara bakıp durdum. Bakıp durdum çünkü, ya birisi varsa diye hep tereddüt ettim. Ya birisi gördüyse diye. Sandım ki, kimse görmezse sorun yok. Sorun yoksa utanılacak bir şey de yok. Biliyorsunuz ki, gerçeklikte sorun yoktur; sorun gerçeğin gözükmesindedir. Fakat öyle değilmiş. Meğer nasihat edenler çizgimizi çekmemiş, içimize bir şeyler yerleştirmiş. O mekanizma her ortam ve koşulda devreye giriyormuş. Duvarlar, bir süre sonra daralmaya başlıyormuş.

İyisiyle kötüsüyle tam 35 senedir bu hayattayım. Beni var olduğum kişi yapan her şeyle hala daha temas halindeyim.  Kusurlarım oldu elbet, ama her zaman insanlığa tutunmak için gayret ettim. Çeyrek yüzyıldan fazladır bu duvarların şahitliğinde düşünüyorum. Her şey değişti, fakat duvarlar hala aynı. Yaptıklarıma en çok buradaki duvarlar şahit. Zaten ben en çok duvarlardan utandım.

17 Mayıs 2022 Salı

Kasabanın Sırrı

Fethiye Belediyespor Basketbol Takımı, 2020 yılında Türkiye Basketbol Süper Ligi'ne yükseldiğinde Fethiye'nin yakın geçmiş basketbol serüvenine dair amatör sosyolojik bir yazı yazıp (yazı için tık), naçizane bildiklerimi / hatırladıklarımı dile getirmiştim. Aynı takım, aradan geçen iki senede, bölgenin gözde spor etkinliği olan yamaç paraşütünden rol çalarak, sırtına taktığı paraşütle ivmeli bir şekilde iki lig birden düştü. Önümüzdeki sezon - şayet takım diye bir oluşum kalırsa - Türkiye Basketbol İkinci Ligi'nde mücadele edecekler. Niyetim, bu iki yıllık serüvene dair bir basketbol yazısı yazmaktı. Ama maalesef, yine, amatör sosyolojik bir bakışla antropolojiye dalmam gerekti.

Fethiye bir turizm cenneti değildir. Hiçbir zaman da olamayacaktır. Çünkü Fethiye, muhafazakarlığı üzerinden atamayan (atmak da istemeyen, hatta bununla övünen) bir kasabadır. Bu tip yerleşim yerlerinin en tipik özelliklerinden biri, modernize ve çağa uygun toplum refleksi gösterememeleridir. O yüzdendir ki, toplum olarak ahenkli bir tutum ve norm bütünlüğü sergilemeyen bu tarz sürüleri bir arada tutan tek şey menfaattir. Yani Türkiye, dolayısıyla Fethiye, bir toplum değil, menfaat birlikteliğidir. Sevgili Necmi Erdoğan bu düzeni "suç ortaklığı" olarak tanımlar ama, nihayetinde her suç bir menfaate hizmet eder. 

Benzer bir açılım, Anthony Quinn'in başrolünde oynadığı Kasaba'nın Sırrı filminde işlenir. Santa Vittoria kasabasını ayyaşı Italo Bombolini, dönemin egemen gücü olan Mussloni'ye  ve ideallerine inanmış, Mussolini'nin adını kasabanın yüksek su kulesine yazmıştır. Fakat Mussolini iktidarının devrildiği öğrendiği zaman yaptığından utanan Bombolini, kafa kıyak halde yazıyı silmek için kuleye çıkar. İşe yaramazlığın, pişmanlığın, altyapısızlığın ve alkolün etkisiyle bitap düşen Bombolini, yazıyı silemediği gibi kuleden aşağı da inemez. Tam bu noktada müstakbel damadı devreye girer. Damat, onun aşağıya inmesini cesaretlendirmek için, olaylara hayatları boyunca yalnızca seyirci kalabilmiş topluluğa "Viva Bombolini" diye bağırır. Ne olduğunu anlamayan aşağıdaki kalabalık da, hep bir ağızdan "Viva Bomboli" diye karşılık gelir. Bombolini diye inleyen kasabalıların gürültüsünü belediye binasında işiten Mussolini yanlısı Belediye Başkanı ve meclis üyeleri ise, Bombolini'yi kasabalının seçtiği yeni lider sanarak yönetimi Bombolini'ye devreder. Bir taraftan Alman orduları Kasaba'ya varmak üzeredir. Tek geçim kaynakları olan şaraplarını Alman ordusundan korumak için bütün kasaba birlik olur ve şaraplarını gizlerler. Bu sır, onları bir bütün olarak hareket ettirir. Film her ne kadar Bombolini'nin sembolik önderliğinden mutlu biten bir hikayeyi anlatıyor gibi gözükse de, esasen yerel yönetimlerin basiretsizliğini, hak edilmemiş koltukları, güçlüyken güçlünün yanında yer alan ama gücü kaybettiğinde ise kıçlarına tekme atan vasıfsız halkı, direnince kazanmış gibi gözüken oysa sadece menfaati için birlik olan kasabayı anlatır.

Fethiye kasabasında da durum Santa Vittoria'dan farklı değildir. Elini uzatsan denize değeceğin Fethiye'de bugün turizm bile layıkıyla yapılamıyorsa temelde bir sorun var demektir. Bu sorun hiç şüphesiz ki insandır ve insanların yarattığı değerler bütünüdür. Birey olamamış, olmaya niyet etmemiş, emeksiz zenginleşmiş, zenginleşince güçlenmiş, güçlenince zehirlenmiş kişiliklerin olduğu yerde yaşam kültüründen söz edilemez. Bu tip yerlerde zenginlik, kültürle veya yaşam sevgisiyle değil; maddiyat ve gösterişle ölçülür. İnşaata ve arabaya yatırım başlar. Bu metalaşmaya erişemeyen kişiler, o lüks evde oturan ve o lüks arabalara binenleri başarılı olarak addederler. Oysa bu tamamen bir yanılmasadır. Evet, parayı kazanma konusunda belki başarılılardır ama aynı başarı harcama konusunda kendini müthiş bir başarısızlığa bırakır. Sabahları kalkıp yürüyüş yapmak, akabinde duş alıp sokağa çıkarken kendi gücünce özenmektir zenginlik. Ya da kendine ayarında bir rafadan yumurta sonrası ihtişamlı bir limonata yapmaktır. Bunları yapamamak süper bir zenginlik sorunu mudur? Hayır, değildir. Sadece, yaşam sevgisi ve yaşam zevki sorunudur. Bunları yapmamak çok mu önemlidir? Hayır, değildir. Sadece, bildiğimiz kadarıyla bir kez gelip, bir kez geçtiğimiz hayatta en sade koşullar altında dahi bir şeyleri ıskalamadığımızın göstergesidir. Güzel bir şarkı dinlemek ya da bir çiçek yetiştirip onu koklamak da böyledir. Yaşam sevgisi meselesidir. Yaşam sevgisi ya vardır ya yoktur. Olmaması genel istem mekanizmasıyla alakalıdır. Çünkü bu sevgi; enerjinin, yaşam zevkinin kuşaklar boyu ortaklaşa yoğurulup bireylere nüfuz etmesiyle oluşur. Ve ne yazık ki oluşmuyor ve pekişmiyorsa, orada insanlar ne yaratıcı bir yaşama, ne sağlıklı ilişkilere ne de sportif bir aktiviteye yelken açabilirler.

İçinde bulunduğumuz tüm bu iklime rağmen arada bir bataklıkta bir gül beliriverir. Ama uzun soluklu ol(a)maz. Tıpkı basketbolda Süper Lig'e yükselen ve iki senede iki lig birden düşen basketbol takımı gibi. Çünkü kültürden yoksun insanlar, onu korumak ve çoğaltmak yerine ondan kısa süreliğine de olsa yararlanmaya çalışırlar. Ortada bir menfaat vardır ve herkes pozisyonunu alır. Suni bir birliktelik oluşur. Bir anda her yer gülistana evrilmek üzere projelendirilir ve gül en sevdikleri çiçek oluverir. Fakat botanikten anlamayan bizler, yazın sonunda kışın geleceğini unutarak o gülün kısa sürede kuruduğunu görürüz. 

Bugün burada, basketbol takımının pandemi gibi yanlış bir zamanda lige çıktığını, bu yüzden de Fethiye gibi düşük bütçeli ilçe takımlarının gişe gelirinden mahrum kalmanın yanında, taraftar desteğini alamadığını söyleyebilirdim. Ya da, iş bilmez insanların basketbola yön vermeye çalışmasından bahsedebilirdim. Görünen böyle olabilir, ama neden bu kadar yüzeysel değil. Burası Santa Vittoria kasabası. Yönetim, rüzgara göre pozisyon almış. Seçmen, hayatı bir maç izler gibi seyrediyor. Menfaatlerine dokunacak bir şey olursa her an birlik olup tekrardan dağılmak üzere hazırlar. 

Basketbol takımı düştü. Çünkü bu kasabada yaşam kültürü yok. Kültür olmadığı için yaşam sevgisi ve zevki de yok. Ve maalesef eğri cetvelden doğru çizgi çıkmıyor. Yanlış hayat doğru yaşanmıyor.

Tüm Bombolinilere selam olsun.

2 Mart 2022 Çarşamba

Bize İki Çay

10 yaşındaki çocuk da ekonomi konuşuyor, 75 yaşındaki demans hastası Ali Amca da.

Fakir, salatalık fiyatının derdine düşmüş, zenginin aklı ise benzinde. 

İngiliz de kur hesabı yapıyor, 5000 euro yastık altıyla hayatını sigortaladığını zanneden komşumuz Emine Abla da.

Kiracı da ev derdinde, ev sahibi de. Sadece birisi oturmayı, biri ise boşalttırmayı düşünüyor.

Asgari ücretli, çalıştığı işyerinin kasasından her gün kasadan 20 tl tırtıklarımın hesabında. Belediye imar memuru Mehmet ise, günlük 10 bin tl bağış makbuzu doldurtuyor.

Elektrik, gecekonduda oturan orkestracı Selim'e de fazla, villa havuz motorunun kaç kw tükettiğini hesap eden gayrimenkul zengini Ayşe'ye de.

Merak etme, anlıyorum seni. Ama sen de şunu anla: günün sonunda senin yediğin ekmekle benimkisi aynı. Tıpkı sorunlarımızın nedeninin aynı olduğu gibi. Seninki belki siyezdir ama un, undur. Ekmek ekmektir. Sorun da sorundur. Senin sorun, benimkinden büyüktür belki ama; eminim ki benimki daha hayatidir. Önemli olan nicelik ve nitelik değildir zaten. Sen olmazsan ben olmam, ben olmazsam da sen yoksun. Hatta bir hiçsin. Biliyorsun, bu bir piramit meselesi. Aşağısı çekilirse, yukarıdaki mecburen aşağı iner. Demem o ki, gün, sıcak evine girip telefonu ve kafanı uçak moduna alma devri değildir. Sırtını dönüp gideceğine, nezaketen de olsa bir sor yanındakinin halini/hatırını. Sen ağlıyorsan, bil ki, o da ağlıyor. Çünkü o da bir annenin, babanın oğlu. O da bir insan. Hatta o, hala insan. En azından öyle kalmaya çabalıyor. Peki, ne mi yapacağız? Yanındakinden başlayacaksın. Zenginleşme uğruna destek verdiklerin seni bu hale getirdi. Ben hiç destek vermememe rağmen senin yaptıklarının bedeli ödüyorum. Ona rağmen seninle görüşüyor, seninle konuşuyor, seni düşünüyor, senin için de endişeleniyorum. Tekrar söyleyeyim, bu sorunlara neden olanlara bir kez olsun destek vermedim. Ama sen verdin. Pişman olabilirsin. Ama eyleme de geçebilirsin. Yarın öbür gün pencereyi, kapıyı açamam diye korkuyorsun. Suç artar diye kaygılanıyorsun Endişelenme; sadece yardım et. Sebep olanlara karşı çık, tepki koy. Önümüz yaz, o kapı ve pencere illa ki açılacak. Buna mecbur kalacaksın.

Şimdi gel bir kez daha konuşalım istersen. Bize iki çay lütfen, biri açık olsun.



30 Ocak 2022 Pazar

Akşamdan Kalma

cumhuriyet mahallesi burası. ara ve çıkmaz bir sokak. güneş almaz, rüzgar esmez, misafir geçmez. demir’le pazar meşgalesi yapıp, geziniyorduk. fotoğrafı çektiğimi görünce, ne yazacaksın şimdi buna dedi. bilmiyorum ama, başlığı hazır dedim. önceden beridir, ilk olarak manşeti atarım. gerisi, delinmiş şeker çuvalı misali kendiliğinden akar. başlık: akşamdan kalma. iki çocuk koltuğa uzanmış. birinin elinde tablet, birinin önünde dizüstü. evdeki mevsim değişiminden haberleri yok. yazlıklar, bir sonraki sene kullanılmak üzere son kez yıkanmış. mandalların olduğu ip boş. orada hayaller, kurumaya bırakılmış. ne kadar öteberi varsa, atılmak üzere kenara koyulmuş. yayıntıya yer kalmamış evde. tahammüle kalmadığı gibi. eşyanın kaderidir, evin sıkıntılı anlarında tüm cefayı onlar çeker. ya evden dışarı atılır, ya tekme yer. duvardaki gürler yoğurt kovası üç yıllık. önce çiçek sulama amacıyla kullanıldı, sonra da saksı vazifesindeydi. şimdilerde mandal kovası olmakla yükümlü. bunların hiçbiri yaradılışına ve yeteneğine uygun değil . tıpkı koltukta uzanan çocukların geleceğinin tezahürü. çocukların umuru değil ama. bir daha hiç kış gelmeyecekmiş gibi yaşıyorlar. biliyorsunuz, kış öldürür. onlar içinse, ne olduğu, neyin olacağı önemli değil. oysa ki gerçek manasıyla cumhuriyet'in merkezinde yaşıyorlar. burada, doğu ile batı bir arada. yerel ile evrensel, eski ile yeni, rumlar ile romanlar, hayaller ile gerçekler... mozaik işte. ama hiçbiri tam değil. tüm bu görünen, esas gerçekleşenlerden ibaret değil elbet. asıl hikaye içerideki odada yatıyor. kimseyi çekecek takati yok. boş verin bu fotoğrafı. vitrin palavra; gerçek, mutfaktır her zaman. müthiş bir akşamdan kalmalık kokusu geliyor içeriden. ve başlıyor baş kahraman düşünmeye: 

akşam masadakilere adeta deklarasyon yayınlarken, sabah niye tek kelime bile duymak istemezsin?

gece tüm hesaplar sendenken, sabah niye ekonomi yapıp kuru ekmeğe talim olursun? 

her şeyi içerim getirin diyen mide, nasıl olur da sabah bir yudum suyla bulanır? 

zeytin yağının son damlasına bine ekmek banan bünye, sabah n’için ipin ucu kaçtı, az yemeli diye kendini tembihler? 

gece o kadar keyifli uzanmışken, sabah yatmak nasıl bu kadar zul gelir? 

akşam küllükte pasta olan sigaraya, sabah neden tövbeler edilir? 

akşam şarkıların gözü kor olurken, sabah nasıl kapat şu müziği, başım çatlıyor denir? 

çocuklar! kesin şu bilgisayarın sesini, getirtmeyin beni oraya. kırarım bir tarafınızı...